menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türk ve Alman büyük sermayesi: Büyük Sıçrama’da iki başarısızlık örneği

19 0
14.09.2026

Almanya dünyanın en başarılı sanayi ülkelerinden biri. Volkswagen, Mercedes, BMW, Bosch, Siemens ve BASF gibi şirketler yalnız büyük değil; teknolojik açıdan dünyanın en ileri şirketleri arasında. Buna rağmen son 20-30 senede dünya ekonomisini değiştiren yeni şirketlere baktığımızda Almanya’nın kendi ekonomik gücüyle orantısız biçimde geride kaldığını görüyoruz. Amazon, Google veya Tesla ölçeğinde yeni şirketler çıkaramadı; Çin’in Alibaba, Tencent ve BYD’sine, Tayvan’ın TSMC’sine, komşusu Hollanda’nın ASML, Booking ve Adyen’ine karşılık verecek yeni devlerin sayısı çok az. BioNTech önemli bir istisna ama tabloyu değiştirmiyor.

Türkiye ile Almanya’yı teknolojik veya ekonomik gelişmişlik açısından aynı kefeye koyamayız. Fakat iki ülkenin büyük sermayesinde, çok farklı seviyelerde de olsa, aynı probleme rastlıyoruz: Dünün başarılı işlerinde biriken sermaye ve yetenek yarının Büyük Sıçrama ihtimali olan yeni işlerine geçmekte zorlanıyor. Burada Büyük Sıçrama derken illâ yüksek teknolojiyi değil; bir şirketi ve ülkeyi daha yüksek bir küresel değer alanına taşıyan yeni ürün, teknoloji, pazar veya iş modeli atılımını kastediyorum. Almanya’da bunun sebebi büyük ölçüde eski ekonominin olağanüstü başarısı. Türkiye’de ise buna daha zayıf finansman sistemi, büyük sermayenin aman kaybetmeyelim refleksi, yabancı karar merkezlerine bağlı üretim modelleri ve Türkiye’deki teşvik anlayışı ekleniyor.

Büyük Sıçrama sağlayacak işleri geliştirmek için yalnız sermaye ve yetenek de yetmiyor. Bir şart daha var: hatâ toleransı. Geleceğin hangi teknolojiden, üründen veya iş modelinden çıkacağını önceden kesin biçimde bilmek mümkün değil. Yeni işleri geliştirirken bazen yanılmak mukadder olduğu için başarısız denemeleri tolere edebilmek gerekiyor.

Başarı neden değişimin düşmanı olabilir?

Nokia bunun en öğretici örneklerinden biri. 2007’de dünyanın açık ara en başarılı cep telefonu üreticisiydi; küresel pazarın yaklaşık yüzde 40’ını kontrol ediyordu. Aynı yıl Apple ilk iPhone’u çıkardı ve birkaç sene içinde akıllı telefon konsepti yalnız Nokia’yı değil onun hâkimi olduğu eski telefon endüstrisini silindirle ezip geçti.

Nokia’nın problemi telefon yapmayı bilmemesi değildi; tam tersine, telefon yapmayı herkesten iyi biliyordu ve işinde çok başarılıydı. Ne var ki başarı para kazandırmakla kalmıyor; neyin doğru olduğuna ilişkin güçlü kabuller de yaratıyor. Başarılı işlerin yöneticileri “müşteri bunu ister”, “para buradan kazanılır” veya “önemli mühendislik problemleri şunlardır” gibi kabullerinden hiç şüphe duymuyor ve kariyerlerini bu doğruların etrafında şekillendiriyorlar.

Elektrikli otomobil dönüşümü aynı meselenin sektör ölçeğindeki örneği. Elektrikli araç çağı başlarken otomobil üretmeyi en iyi bilenler Volkswagen, Toyota, Mercedes ve BMW gibi eski devlerdi. Buna rağmen dönüşümün iki sembol şirketi Tesla ve BYD oldu; Tesla sektöre dışarıdan girdi, BYD otomobil şirketi olarak değil batarya üreticisi olarak doğdu.

Volkswagen elektrikliye geçerken yalnız yeni bir araç geliştirmiyor; motor fabrikalarının, şanzıman tesislerinin, tedarikçi ağının ve onlarca senede biriktirdiği mühendislik bilgisinin geleceğine de karar veriyor. Tesla’nın kaybedeceği motor fabrikası yok. Teknolojik kırılmalarda eski şirketler bazen yeni kabiliyete sahip olmadıklarından değil, eski kabiliyete fazlasıyla sahip olduklarından yalpalıyorlar.

Büyük sermayenin en büyük üstünlüğü çok parasının olması; handikapı ise o parayı koyabileceği çok sayıda güvenli alternatif bulunması. Yarının dev işi başlangıçta küçük, belirsiz ve hesaplanamaz gözüküyor. Başarılı şirket ise dün kendisini başarılı yapan işi biraz daha büyüterek para kazanmaya devam edebiliyor. Bir şirket en başarılı olduğu an Büyük Sıçrama yapmaya en az ihtiyaç duyuyor. Oysa Büyük Sıçrama yatırımları için gerekli imkânlar da tam bu anda zirve yapıyor.

Büyük Sıçrama’nın görünmeyen şartı: Hata toleransı

Radikal yenilik mevcut bir ürünü bir miktar daha iyileştirmekle olmuyor; ürünün, teknolojinin veya iş modelinin kökten değişmesi ile oluyor. Lakin bu süreçte hangi teknolojinin tutacağı, pazarın ne kadar büyüyeceği veya müşterinin ne isteyeceği yatırım yapılırken henüz bilinmiyor. Bazı yolların yanlış çıkması sürecin tabiatında var. Yaptığı denemelerin hepsinin başarılı olmasını bekleyen şirketin gerçekte radikal yenilik yapmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Büyük şirketlerde başarısız yatırımın iki maliyeti var. Şirket zarar yazar; kararı alan yönetici de hesabını verir. Şirket belki finansal kaybı taşıyabilir ama aynı başarısızlık yöneticinin kariyerine mal olabilir. Böylece kurum büyüdükçe ekonomik olarak risk alma kapasitesi artarken, o riski üstlenecek insan bulmak zorlaşabilir.

Hatâ toleransı hesapsızlığa göz yummak değil; sonucu bilinmeyen ciddi denemelerin bir bölümünün başarısız olabileceğinin bilinmesi ve sistemin bunu taşıyabilmesi anlamına geliyor. Hatâ toleransı düşük bir sistemin bilinmeyeni deneme kapasitesi de düşük olur.

Eski ekonominin şampiyonu olarak Almanya

Alman şirketleri teknoloji üretmiyor değil, olağanüstü Ar-Ge yapıyorlar. Fakat bunun büyük bölümü yepyeni sektörler oluşturmak için değil, Almanya’nın zaten iyi olduğu otomobil, makine ve kimya endüstrilerini daha da geliştirmek için yapılıyor. Mevcut işi teknolojik olarak geliştirmek ile daha önce olmayan yepyeni bir teknolojik alan yaratmak aynı şey değil.

Almanya’nın en iyi mühendisinin Bosch’a, Siemens’e veya BMW’ye gitmesi gayet rasyonel; güçlü laboratuvar, yüksek maaş ve prestijli kariyer onu bekliyor. Volkswagen’in milyarlar tutarında mevcut yatırımları dururken henüz müşterisi belli olmayan bir teknoloji şirketine bağlanmanın fırsat maliyeti de yüksek. Yani başarılı eski ekonomi böylelikle sermayeyi, yeteneği ve yönetim kapasitesini kendisine çeken bir mıknatısa dönüşmüş oluyor.

Finans sistemi de bu yapıya uyuyor. Alman bankalarının değerlendirme alışkanlığı çalışan fabrika, sipariş defteri ve bilanço üzerine kurulu. Bu yüzden bankalar değeri yazılımda, patentte veya birkaç mühendisin bilgisinde yatan genç şirketleri değerlendirmekte zorlanıyorlar. Bankaya sağlam kanıt, Büyük Sıçrama teşebbüslerine ise ekseriyâ daha kanıt oluşmamışken para lazım. Yoksa Google, Google olduktan sonra para verecek çok olur.

Bu finansal katılığı Alman iş ve kurum kültüründe güçlü olan belirsizliği azaltma ve hatayı mümkün olduğunca önleme eğilimi de besliyor. Alman mühendislik ve sanayi kültürü tanımlanmış bir problemi mümkün olan en düşük hata payıyla çözme kabiliyetine dayanıyor. Bir motoru, makineyi, üretim hattını veya kimyasal üretim sürecini kusursuzlaştırırken bu yaklaşım büyük üstünlük sağlıyor.

Fakat henüz ne olduğu tam tanımlanmamış, yol üzerinde hata yapılarak öğrenilecek teknolojiler ve iş modelleri başka bir mantık gerektiriyor. Silikon Vadisi’nin “erkenden başarısız olma avantajı” yaklaşımının arkasındaki fikir başarısızlığı övmek değil; yanlış olduğu anlaşılan yolu erken terk edip bir sonrakini deneyebilmek. Alman kurumsal dünyasının hatâyı mümkün olduğunca önleme eğilimi yürüyen işleri mükemmelleştiriyor ve bu şekilde bir  avantaja dönüşüyor; ama bilinmeyeni keşfetmeye çalışırken bir fren mekanizması hâlini alıyor. Böylelikle Almanya’nın “eski ekonomi” başarısının etrafında sermayeden finansmana, mühendislik kültüründen yöneticilerin kariyerlerine kadar birbirini güçlendiren bir düzen oluşmuş durumda.

Hollanda: Aynı coğrafya, başka tutumlar

Almanya ile Amerika’nın şartları çok farklı, o sebeple bu iki ülkeyi mukayese etmek çok sağlıklı olmayabilir ama kapı komşusu Hollanda daha iyi bir örnek. Genel şartlar bakımından Almanya’ya çok benzeyen bu küçük ülke son dönemde ASML, Booking ve Adyen gibi birbirinden çok farklı üç global şirket çıkarmayı başardı.

Alanında dünyanın en ileri firması olan ASML özellikle ilginç. Kurucu ortaklardan Philips zaten yarı iletken litografisi alanında teknoloji geliştiriyordu; mühendis ekibi ve bu işe ayırdığı sermaye de vardı. Fakat teknoloji mevcut organizasyon içinde yeterince hızlı gelişemeyince ayrı bir şirkete aktarıldı, bugünün ASML’si böyle doğdu. Burada kritik bir nokta var: devam eden işleri yönetmek başka iş, pazarı bile henüz oluşmamış bir iş ise........

© Serbestiyet