*(9) Sömürgecilik, siyasi bağımsızlık, özel olarak kültür meselesi
Geç dönem Osmanlı düzeninin ve İmparatorluğun genel durumunun sömürgelikten farksızlığı imâ veya iddiasının, demiştim, belirli bir düşünsel altyapısı var. İnsan ve toplum bilimlerinde (ya da bunların popüler kültür uzantılarında) yaygın bir dizi önerme, kanaat veya varsayımın üzerine oturuyor. Bunların her biri kendi içinde yanlış, sakat veya deforme. Tek tek ayrıntılı eleştirileri ayrıca yapılabilir. Ama asıl mesele, sonunda vardıkları noktada, verdikleri hükümde, tarihsel gerçeklik ile aralarında açılan uçurum. Geçen yazımın sonunda belirttiğim gibi, (1) sömürgelerde (gerçek sömürgelerde, sömürge imparatorluklarına bu sıfatla, bu statüde dahil edilmiş sömürgelerde) gözlenen öyle bazı karakteristik olaylar var ki, bunlara rastlamıyoruz 19. yüzyıl Osmanlı diyarlarında. Ya hiç yoklar, ya da esas itibariyle kolonyal olmayan bir nizam bünyesinde, özel ve sınırlı maddî-hukukî alanlarda (enclave’lerde) uç veriyor ve onun dışına çıkamıyor, sosyo-ekonomik formasyonun bütününe yayılamıyorlar. Karşılığında (2) sömürgelerde (gerçek sömürgelerde) olmayan, görülmeyen, karşılaşılmayan öyle bazı olay ve süreçler — sömürge halklarının yapamadığı, yaptırılmayan, yapması önlenen öyle şeyler — var ki, Osmanlılar hepsini yapıyor bunların. Nasıl bağdaştırılabilir, bitmek bilmez bir kolonyalite ile? Bu, günümüzün yaygın “postkolonyal aura” modası için ciddî bir çıkmaz teşkil ediyor.
Sömürgelik, genel bir
Ne diyorlar, ne deniyor (ne denebilir) buna karşı? Belki iş gelip, neyin “karakteristik” olup olmadığına dayanıyor. “Dağ taş kolonyalizm” diye özetlediğim yaklaşımın temel fikri, sömürgelik koşullarında rastlanan çeşitli olay ve süreçlerin bugün de yaygın biçimde yaşanmakta olduğu. Osmanlılardan giderek, hayır, diyorum, bunlar sömürgeciliği belirleyen hususlar değil; epiphenomena (ikincil, türevsel sorunlar). Benim karakteristik veya belirleyici saydığım hususlar, sömürgelerde görülüyorsa Osmanlılarda görülmüyor; sömürgelerde görülmüyorsa Osmanlılarda görülüyor. Sonuçta, emperyalizme çeşitli (farklı) bağımlılık biçimlerinden söz ediyoruz. Aralarında belirli ayırım çizgileri var. Bu bağımlılık biçimlerinden biri, sömürgelik/sömürgecilik. Kendi tarihsel spesifikliği var. Bütün tarihsel olaylar gibi, ezelî ve ebedî değil. Bir başlangıcı ve bitişi var. Fakat son zamanların “postkolonyal aura”sında, (mealen) “aynı olgular bugün de mevcut” argümanı içindeki “aynı olgular”ın kapsamı o kadar sınırsız biçimde genişletiliyor ki, bütün bu parametreler, köşelilikler bulanıyor, bulandırılıyor. Emperyalizme bağımlılığın farklı biçinleri arasındaki ayırım çizgileri siliniyor. Sömürgeciliğin tarihsel spesifikliği yokoluyor. Maddî zemininden kopuyor. Başsız ve sonsuz, şekilsiz, müphem, genel bir “kötülük hali”ne dönüşüyor.
Bununla yakın zamanda, uluslararası bir panelde karşılaştım. Orada da bu yazı dizisinin (ve özellikle şimdi okumakta olduğunuz yazının) temel fikirlerini sunmuştum, tabii çok daha kısa ve özlü biçimde. Oturum resmen bittikten sonra, panelistlerden biri, Amerikalı bir profesör ansızın konuşmaya başladı ve biraz sinirli bir şekilde, (anlayabildiğim ve hatırlayabildiğim kadarıyla) “Osmanlının sömürge olmadığını nasıl söyleyebilirsiniz, 1920’de [ya da belki 1920’den itibaren; orasını tam yakalayamadım] 6 milyon insanın öldüğü katliamlar cereyan etmişken?” gibi bir şey söyledi. Oturum yöneticisi müdahale etti ve olay orada kesildi. Sonra düşündüm, tam ne kastetmiş olabilir diye. Adlarını kim, neden böyle koymuş olursa olsun: belki Maraş Katliamı (Şubat 1920), belki Nebi Musa ayaklanmaları (Nisan 1920), belki Şuşa Katliamı (Mart-Nisan 1920), belki sair Anadolu ve Kilikya Çatışmaları, belki çoğalan Yahudi yerleşimlerine karşı Arap saldırıları, belki silâhlı Siyonist örgütlerin karşı katliamları, belki Manda Filistini’nde tırmanan vahşet, belki Nakba (1948) ve İsrail apartheid’ının tesisi. Bunların biri, birkaçı veya hepsi. İyi de, dedim kendi kendime, bunların bir, Osmanlı’yla ne ilgisi var (büyük bölümünün Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopmuş-koparılmış topraklarda cereyan etmesinin ötesinde)? Ama iki, daha önemlisi, herhangi bir katliam veya katliamlar, (sömürgecilerin niyetleri hakkında bir şey söyleyebilir de) sömürgelik (coloniality) durumunun varlığını ispatlamaya yeter mi? Eşitsizlik, sömürü, baskı, zulüm, katliam… Akkad’dan, Babil’den, Asur’dan beri bütün imparatorluklarda var. İlk (bitişik, kesiksiz) kara imparatorluklarında da var, (kesikli, sıçramalı) denizaşırı sömürge imparatorluklarında da var. O zaman nasıl olur da, bu “kötülük”lerden biri veya birkaçı varsa sömürgelik de vardır diyebiliriz? Parça, bütünün kanıtı mı sayılmalı?
Benzer endişeleri, sömürgeciliğin askerî işgal ve silâhlı ilhak olmadan da, yani siyasî bağımsızlık ve devlet egemenliği koşullarında da pekâlâ mümkün olduğu, nitekim günümüzde bunun gözümüzün önünde cereyan ettiği iddiaları karşısında da yaşıyorum. Gerçi burada, her türlü “kötü şey”in sokuşturulduğu bir kötülük torbası veya ambarından daha somut bir şey kastediliyor: (a) son derece eşitsiz ve ağır iktisadî hiyerarşi ve sömürü ilişkilerinin bugün de varlığı; ama asıl (b) uluslararası kültürel etkileşimlerin eşitsiz, çarpık, hiyerarşik karakteri. Daha net söylersek, “Batı bilimi ve kültürü”nün ağır basmasından, sürekli yayılmasından, dolayısıyla Batı’nın “kültürel-düşünsel hegemonya”sının sürmesinden şikâyet söz konusu. Genel mantık, daha önce aktardığım tartışmadaki panelistle aynı. Önce, geçmişte sömürgelerde gözlenmiş bazı olaylar kaydediliyor (“kötülük” dediklerim: şimdi bunlara eşitsizliğin iktisadî ve kültürel boyutları da ekleniyor). Sonra, bunlardan bazıları günümüz dünyasında da var deniyor. Oradan, kolonyalizmin ve kolonyalliğin halen de sürdüğü sonucuna sıçranıyor.
Kültürel alışveriş insanlık tarihinde hep mevcut;
medeniyetler böyle doğuyor ve gelişiyor
Bu yaklaşım da bir dizi alt-yanlıştan oluşuyor. (i) Kolonyalizmin mirası ve kalıntıları tabii var. Yaratmış olduğu bağımlılıkların (yapısal, kurumsal ve zihinsel boyutlarıyla) bir habitus (Bourdieu) düzeyinde devamlılığı da söz konusu. Ama en basiti, bu gözlenen devamlılıkların sömürgelik hali açısından aslî mi, talî mi olduğu (veya, sömürgeliğin gerekli ve yeterli koşulunu teşkil edip etmediği) sorulmuyor, tartışılmıyor. (ii) Belki daha önemlisi, böyle herhangi bir bağımlılık yapısı veya olgusunun sömürgelik koşullarında varlığı ve işleyişi ile sömürgesizlik koşullarında varlığı ve işleyişinin aynı şey olup olmadığı. Faraza eğitim, kültür ve kültürel resepsiyon, Afrika’daki bir İngiliz veya Fransız sömürgesi ile1900’de İstanbul’da farksız mıydı; tersten söylersek, hep aynı derecede Batı’ya bağımlı mıydı? Okullar, müfredat ve ders kitapları her iki örnekte de kâh İngiliz kâh Fransız sisteminin klonlanmasından mı ibaretti? Daha genel olarak, bir yanda dışarıdan ve yukarıdan komple dayatma ile diğer yanda kendisi, kendi iradesiyle, kendi okullarında örnek alma ve kısmen kopyalama, aynı tarihsel mecra mı sayılmalı? Bu gibi soru ve karşılaştırmalar da kurcalanmıyor, masaya yatırılmıyor, pek bir derinlik kazanmıyor.
Dahası, insanlık tarihinde öyle bazı olay ve süreçler görüyoruz ki, sömürgecilikten çok önce de mevcut, hattâ belki hep mevcut ve üstelik, toptan “kötülük” diye damgalanıp reddedilmeleri de olanaksız. Bunların da başında, genel anlamıyla iktisadî ve genel anlamıyla kültürel ilişkiler geliyor. İkisi de hem içiçe, hem prehistoryadan beri yaşanıyor. Daha ilk klan ve kabileler arasında, yekdiğerinin varlığını farkettikleri andan itibaren, takas ilişkileri uçveriyor. Devletli toplumlar (state societies, state-organized societies) arasında kervanlar gidip geliyor. Uluslararası ticaret yayılıyor, büyük tüccar zümreleri türüyor. Yeni diyarların ve kavimlerin keşfinde, İbn Fadlan (877-960), Polo ailesi ve Marco Polo (1254-1324), İbn Batuta (1304-1369), Evliya Çelebi (1611-1681?) gibi seyyahlar da sahneye çıkıyor. Ama sanılmasın ki bu hep barışçı ve eşitlikçi bir gelişme. Tarihin nasıl ilerlediği konusunda idealizme kapılmayalım. Kültürler ve medeniyetler arası etkileşimde, ahlâkî yargılarla bakmayabilirsek, (bütün şiddet ve zulüm gösterileriyle birlikte) imparatorlukların yayılması da büyük rol oynuyor.
Açık ve önyargısız konuşalım. Medeniyet götürüyorlar mı? Evet. Amaçları medeniyet götürmek değil (iktidar ve sömürü). Sadece medeniyet götürüyor da değiller. Ama medeniyet de götürüyorlar. Hattâ savaş, fetih, ticaret, misyonerlik vb bütün yollarla, o kadar çok ve o kadar çabuk medeniyet götürüyorlar ki, medeniyetin (dışarıdan) yayılma hızı, medeniyete (içeriden) geçiş hızını çok aşıyor; tersten söylersek, henüz aşiret düzeni içindeki topluluklar, kendi iç dinamikleriyle medeniyete evrilmeden, mevcut medeniyetlerle temas yoluyla dönüşümleri hızlanıyor ve bu yüzden, gelişmelerini başka hiçbir kaynağa borçlu olmayan “birincil” (primary) medeniyetlerin sayısı çok sınırlı kalıyor. İÖ 3. binyıldan çok sonra da, devletli toplumların kendi “barbar” (yani devletsiz) periferilerine karşı düzenlediği fetih seferlerinde, sonucu ne olursa olsun, o komşu “barbar” kavimler (Çin için Türkler dahil bütün atlı göçebeler; Roma için Germenler; Arap-İslâm İmparatorluğu’nun kuzeyi ve doğusu: Horasan ve ötesi, Maveraünnehir, Deşt-i Kıpçak, Oğuzlar), en azından devlet düzeni, ordusu, hiyerarşisi, emir-kumanda sistemi, ikmal örgütlenmesi hakkında bir şeyler öğreniyor. Fetih başarıya ulaşırsa, yani yenilir ve ilhak edilirlerse, bu sefer çok daha ileri ve karmaşık öğrenme süreçleri o imparatorluğun içinde devam ediyor. Tabii bu kabile toplumlarının elitlerinden, şu veya bu şekilde imparatorluk hizmetine girenlerinden söz ediyoruz. (İsterseniz, Abbasî halifeleri Memun ve kardeşi Mutasım döneminde Türk kökenli savaşçılardan kurulan gulâm (askerî köle) ordularını düşünün.) Devlete içeriden bakarak sadece askerî aygıtını, strateji ve taktiklerini değil, maliyesini, merkez ve taşra idaresini, zihniyetini ve derin yönetim usullerini de gözlüyor, bütünsel kurgu hakkında bir fikir ediniyorlar. Daha sonra imparatorluğa karşı ayaklanmayı başaracaklarsa, bu sayede başarıyorlar.[1]
Yakın zamanda bu fikirler daha çok ünlü tarihsel sosyolog Garry Runciman’in (1934-2020)........
