Âlim simülasyonu ve hipergerçek alimler
Sosyal medyada dini içerik takip ediyorsanız şu manzaraya mutlaka denk gelmişsinizdir. Karşınıza bir video çıkar. Arkada büyük bir kitaplık vardır. Konuşan kişi Arapça bir ibare okur, bir hadis aktarır, birkaç âlimin adını zikreder ve tartışmalı bir konuda son derece kendinden emin bir biçimde hükmünü verir. Videonun altında yüz binlerce beğeni vardır. Yorumlarda “Hocam Allah sizden razı olsun”, “Allah ilminizi artırsın”, “Hocam ne güzel ezip geçtiniz” mesajları peş peşe gelir.
Peki biz bu kişinin âlim olduğunu nereden biliyoruz? Kaç yıl eğitim aldığını mı araştırdık, hangi konuda uzman olduğunu mu biliyoruz, Arapçaya gerçekten ne kadar hâkim olduğunu mu test ettik, yazdığı ciddi eserleri mi okuduk, aynı alanda çalışan insanların onun hakkındaki kanaatlerini mi inceledik? Çoğumuz için cevap hayırdır. Âlimliğin kendisini değil, âlimliğe işaret ettiğini düşündüğümüz birtakım göstergeleri gördük.
Baştan söyleyeyim, sosyal medyada meşhur olan bütün hocaların bilgisiz olduğunu söylemiyorum. Böyle bir iddia hem haksız hem yanlış olur. Ciddi ilmî birikime sahip olup sosyal medyayı çok başarılı kullanan insanlar var. Sosyal medya sayesinde geçmişte ulaşamayacakları milyonlarca insana ulaşmaları da bence son derece kıymetli. Benim derdim başka. Kanaatimce sosyal medya sadece bazı ehliyetsiz insanların âlim gibi görünmesini kolaylaştırmıyor, daha ilginç bir şey yapıyor. Âlimliğin işaretlerini âlimliğin kendisinin yerine geçirmeye başlıyor.
Bu durumu anlamak için Fransız düşünür Jean Baudrillard’ın “simülasyon” kavramından yararlanabiliriz. Hadi hep beraber bu yeni fenomen hakkında kafa yoralım.
Sahte âlimden âlim simülasyonuna
Baudrillard’ın simülasyon derken kastettiği şey sahtekârlık değildir. Bir ressamın tablosunun ustaca yapılmış bir sahtesini düşünün. Ne kadar başarılı olursa olsun ilişki açıktır. Bir tarafta ressamın yaptığı orijinal eser, diğer tarafta onu taklit eden sahte vardır. Sahte eserin başarısını bile aslına ne kadar benzediğine bakarak ölçeriz. Yani ortada hâlâ sağlam bir “asıl-kopya” ayrımı vardır.
Simülasyon ise daha garip bir durumdur. İmge artık gerçeği taklit etmekle yetinmez, zamanla gerçeğin nasıl olması gerektiğini de belirlemeye başlar. Mesela sosyal medyadan önce tatil fotoğrafının işlevinin esas olarak yaşanmış bir tatili kaydetmek olduğunu düşünelim. Tatile gider, güzel vakit geçirir ve birkaç fotoğraf çekerdiniz. Bugün ise bazen süreç tersine dönüyor. İnsanlar fotoğrafta güzel görünecek mekânı seçiyor, günün hangi saatinde orada bulunacağını ayarlıyor, masadaki yemeğin sunumunu düşünüyor, hatta yaşadığı tecrübeyi paylaşılabilir bir görüntü üretmek üzere düzenliyor. Başlangıçta fotoğraf tatili temsil ederken, sonunda tatil fotoğrafa benzemek üzere yaşanmaya başlanıyor.
Filtreler daha net bir örnek. İlk başta filtre insan yüzünün değiştirilmiş bir görüntüsüdür. Fakat bir süre sonra insanlar makyajlarını, estetik tercihlerini, hatta yüzlerinden beklentilerini filtrelenmiş görüntüye göre şekillendirmeye başlayabilir. Artık görüntü gerçeğe benzemeye çalışmıyordur. Gerçek, görüntüye benzemeye çalışıyordur.
Baudrillard’ın ilgilendiği kırılma tam burada ortaya çıkar. Temsil edilen gerçeklik ile temsil arasındaki yön tersine döner. Model gerçeği takip etmek yerine, gerçek modele göre değerlendirilmeye başlanır. “Gerçek tatil” sosyal medyada gördüğümüz tatillere, “güzel yüz” filtrelenmiş (ya da estetik yapılmış) yüzlere benzemesi gereken bir şeye dönüşür. Baudrillard’ın “hipergerçeklik” dediği şeyin önemli bir tarafı budur. İşaret gerçeği göstermenin ötesine geçip, neyin gerçek ve normal sayılacağını belirlemeye başlar.
Âlimlik meselesindeki iddiam da tam olarak bu. Sorun yalnızca bazı insanların gerçek âlimleri taklit etmesi değil. Sosyal medyada oluşan “âlim görüntüsü” bir süre sonra bizim gerçek âlimden ne beklediğimizi de belirlemeye başlıyor.
Âlimlik meselesine uyguladığımızda fark kolayca görülüyor. Basit sahtekârlıkta “Bu kişi âlim değil ama âlimmiş gibi davranıyor” deriz. Fakat bugün karşı karşıya olduğumuz durum kısmen farklı. Sosyal medya giderek bize âlimin neye benzemesi gerektiğini öğretiyor. Sonra gerçek hayattaki âlimi bile bu modele ne kadar benzediğine göre değerlendiriyoruz. Çok takipçisi var mı, hitabeti güçlü mü, sorulara hızlı cevap veriyor mu, her tartışmada net bir pozisyonu var mı, videoları çok izleniyor mu, büyük isimlerle fotoğrafları var mı? Bunların toplamı zihnimizde bir “âlim” görüntüsü oluşturuyor.
Dolayısıyla sorun artık yalnızca âlimin taklit edilmesi değil. Daha ilginç sorun şu, gerçek âlim de âlim olduğunu göstermek için simülasyona benzemek zorunda kalabilir.
Âlimliğin göstergeleri
Burada yanlış anlaşılmaya müsait bir nokta var. Bir insanın çok kitap okuması elbette iyidir. Güçlü hitabet avantajdır. Çok takipçisi olması da başlı başına kötü bir şey değildir. Sorun bunların âlimlikle aynı şey olduğunu düşünmeye başladığımızda ortaya çıkar.
Âlimlik aslında oldukça sıkıcı birtakım özelliklere dayanır. Uzun yıllar çalışmak, bir alanın temel metinlerine hâkim olmak, kaynakları ayırt edebilmek, tartışmaları takip etmek, karşı görüşün güçlü taraflarını bilmek, hatalı olduğunda görüşünü değiştirebilmek ve hangi konuda uzman olmadığını bilmek. Üstelik bunların çoğu Instagram ya da Youtube’da pek iyi görünmez. Bir insanın hadis usulüne gerçekten hâkim olduğunu on beş saniyelik videoda nasıl göstereceksiniz? Bir ayetin farklı tefsir geleneklerindeki yorumlarını ne kadar iyi bildiğini fotoğrafından nasıl anlayacağız? Bir kişinin İbn Sina’yı gerçekten okuyabildiğini takipçi sayısından nasıl çıkaracağız?
Çıkaramayız. Tam da bu yüzden daha kolay ölçülebilen göstergeler devreye girer. Takipçi sayısı otoritenin vekiline, akıcı konuşmak derin bilginin vekiline, kendinden emin olmak uzmanlığın vekiline, viral olmak söylenen sözün öneminin vekiline dönüşür. Halbuki bunlar arasında zorunlu bir bağlantı yoktur. Bir insanın yüz bin takipçisi olması, yüz bin kişinin onu takip ettiğini gösterir. Felsefeyi iyi bildiğini değil. Bu kadar basit bir mantık cümlesini sosyal medya çağında tekrar etmek zorunda kalmamız bile başlı başına ilginç.
Dijital din üzerine çalışan Heidi Campbell’ın dikkat çektiği yeni dini otorite biçimleri tam da bu açıdan önemli. Dijital çağda dini nüfuz kazanmanın yolu artık yalnızca uzun eğitim, kurumsal tanınma veya geleneksel ilmî ağlardan geçmiyor. Dijital iletişim becerisi kendi başına yeni bir otorite kaynağına dönüşebiliyor. Bu, dijital dünyada tanınan kişinin mutlaka bilgisiz olduğu anlamına gelmez. Sadece şunu gösterir, artık otoriteye........
