menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kendi kafasıyla düşünmek

14 0
18.01.2026

İlk gençlik zamanlarında ertesi gün hoşlanmadığım bir dersin sınavı olduğunda delicesine bir roman okuma ihtiyacı duyardım. Bu bir kaçıştı elbette ama bu sayede gerçek edebi hazzın ne demek olduğunu bir daha hiç hissedemeyeceğim kadar hakiki bir biçimde yaşadım.

Edebiyat, tam olarak gerçeklikten kaçarak onun miskinleştiren, bunaltan, iradeyi felce uğratan ağırlığından kurtulmak ve böylelikle bütün sorunlu yanlarına karşı hep bir karşı koyma -ve meydan okuma! – gücüyle yaşamak için vazgeçilmez bir kaynaktı ve şimdi dönüp bakınca kapıldığım şey, anlamsız bir eğitim biçiminin anlamsız derslerindeki laf olsun diye yapılan sınavlar karşısında sisteme teslim olmamanın yarattığı dayanılmaz çekimdi, belki de.

Edebiyat, her zaman için saklı bir enerji taşır içinde. Öylesine, sıradan hayatların gerçeklikle ilgisi yokmuş gibi gözüken maceralarında içten içe kor halinde bir güç vardır. Bu tam olarak edebiyatın gücüdür işte. Ya da karşı güç! Hayatın realitesi karşısında ona teslim olmamanın verdiği gerçek güç. Ancak, bu güce ulaşabilmeniz için belli bir süreliğine gerçeklikten sıyrılmanız gerekir; aksi takdirde okuduklarınız kuru bir maceradan ibaret gibi görünecektir.

Şimdilerde, tıpkı bir lise öğrencisinin sınav öncesi halleri gibi, ülke gündemine dair yazılacak onca konu ve yakıcı sorunlar varken, devletin içinde yer tutmuş “etkili-yetkili” insanlarla her karşılaşmamda oturup bu kişilerin oralara nasıl geldiklerini ve bu konumlarını koruyabilmek için neler yaptıklarını yazmak gibi bir ihtiyacı sürekli üzerimde hissederken, yine mi gündem dışı yazacağım, demek geliyor içimden. “Vasat bürokratların kendi kendilerini meşrulaştırma biçimleri” diye bir başlık atıp bu insanların ne olduklarını ((kim değil ne olduklarını, evet!) döksem ortaya diyorum. “Şu anda bir ziyaret gerçekleştiriyorum..” cümleleriyle birbirlerine sürekli “nazik” ziyaretler gerçekleştiren, olmadık işlerde habire “plaket takdiminde bulunan” bu sözüm ona önemli insanların iç seslerinin ürkek boşluğunu yazsam…Bu durum belki de ihtiyari değil bir zorunluluk durumudur, kim bilir. Yalnızlığın dünyasına her zaman çok uzak olan bu insanlar, tek başlarına kaldıklarında yok olacakları zannına kapıldıkları ve dışarıdan bir uyaran yoksa kendi kendilerini hissedemedikleri için sürekli nazik ziyaretler gerçekleştirmek, birbirlerine önemli olduklarını hatırlatmak zorundadırlar. Aksi halde, içine düştükleri değersizlik duygusu işgal ettikleri makamın altında ezileceğinden iş yapamaz hale gelmektedirler belki de. Yani, iş yapamaz hale gelmemek için ziyaretler yapıp plaketler vermekten iş yapamaz hale gelme paradoksu yaşıyor olabilirler! (Bir süreliğine, Schopenhauer paradoksu olsun adı!) Ama, şimdilik yine edebiyat ağır basıyor.

Okumak, yazmak ve düşünmek üzerine gündem dışı söz istiyorum! Schopenhauer, Dünyanın Istırabı’nda (Sel Yay. Çev: Ferhat Jak İçöz) şöyle der: “Okumak demek bir başkasının sizin düşüncelerinizi yönetmesine izin vermek demektir…Dolayısıyla yalnızca........

© Serbestiyet