“Şamar oğlanı”
“Egemenlik, kimin yaşayabileceği ve kimin ölümüyle yönetileceği üzerine kurulu bir güç ilişkisi olarak işler.”
Çocukluk, modern toplumsal tahayyülde masumiyet, korunma ve umutla özdeşleştirilen bir yaşam evresi olarak kurgulanır. Ancak günümüz dünyasında bu tahayyül giderek aşınmakta; çocukluk, şiddetin hem tanığı hem de taşıyıcısı hâline gelmektedir. Her gün kadın cinayetleri, doğa talanı, hayvan katliamları ve savaş görüntüleriyle kuşatılmış bir dünyada büyüyen çocuklar yalnızca şiddete tanıklık etmemekte, aynı zamanda bu şiddetin potansiyel yeniden üreticileri hâline gelmektedir. Şiddet sarmalında büyüyen bir kuşak, yalnızca bireysel travmaların değil, sistematik bir ölüm siyasetinin içine doğmaktadır.
Bu durum yalnızca bir etik kriz değil; aynı zamanda siyasal, ekonomik ve ideolojik bir yapılanmanın sonucudur. Bu bağlamda çocukluk, artık korunması gereken bir alan olmaktan çıkmakta; nekropolitik düzenin yeniden üretildiği bir zemine dönüşmektedir. Tam da bu noktada bazı çocuklar, sistemin bütün yükünü taşıyan, şiddetin yöneltildiği ve sorumluluğun üzerine yıkıldığı birer “şamar oğlanı”na dönüştürülmektedir.
Maraş ve Urfa’da okullarda yaşanan saldırılar, bu dönüşümün en çarpıcı göstergelerinden biridir. Okul gibi güvenli olması gereken mekânların dahi ölümle ilişkilendiği bir bağlamda çocukluk, korunmuş bir alan olmaktan çıkarak doğrudan politik bir mücadele alanına dönüşmektedir.
Aynı zamanda bu mekânların yalnızca eğitim kurumları olmadığı, devletin ideolojik aygıtları olarak rızanın üretildiği ve yeniden üretildiği alanlar olarak işlediği açıktır. Bu anlamda söz konusu olan yalnızca bir eğitim faaliyeti değil; doğrudan doğruya bir rıza üretim sürecidir.
Siyasal İslam’ın kendini tahkim etme ve sürekliliğini sağlama ihtiyacı doğrultusunda dinsel referanslarla yapılandırılan eğitim modeli, ÇEDES Protokolü aracılığıyla okullara nüfuz etmektedir. Böylece pedagojik alan, kamusal, bilimsel ve eleştirel niteliğinden sistematik biçimde koparılmaktadır.
Bu süreçte devreye sokulan “şükür politikası” pratikleri ve benzeri ideolojik araçlar, rızayı örgütleyen, itaati doğal ve kaçınılmaz kılan bir düzenek olarak işlev görmektedir. Çocuk, sorgulayan bir özne olmaktan çıkarılarak boyun eğen ve giderek şiddeti içselleştiren bir varlığa indirgenmektedir. Böylece inşa edilen şey bir eğitim sistemi değil, itaatin pedagojisidir; yetiştirilen ise “kindar ve dindar” olarak tanımlanan, rızayı içselleştirmiş bir kuşaktır.
Ölüm........
