Gurbetin boşluğunu kim doldurdu?
Akşam vardiyası bitince fabrikanın kapısından çıkan işçilere bakınca ilk göze çarpan şey yorgunluk oluyor. Aynı makinelerin başında durmuş, aynı gürültüyü dinlemiş, aynı saatlerde mola vermiş onlarca insan dağılıyor. Kimisi arabasına biniyor, kimisi bisikletine atlıyor, kimisi servisle gidiyor. Çoğu ertesi gün yine aynı saatte orada olacak. Aynı işyerinde, aynı tempoda, aynı patron düzeninin içinde. Ama bu insanların çok azı kendini aynı sınıfsal hattın parçası gibi hissediyor. Daha da azı örgütlü bir ilişkinin içinde. İşte gurbetin bugünkü meselesi biraz da burada başlıyor. İşçi var, emek var, yorgunluk var, haksızlık var. Ama o hayatı anlamlandıran, yön veren, örgütleyen dil artık eskisi kadar sınıfsal değil.
Hollanda’daki Türkiyeli göçmenlerin hikâyesi yalnızca göçün hikâyesi değildir. Aynı zamanda bir temsil ve örgütlenme mücadelesinin hikâyesidir. Bu ülkeye gelen ilk kuşakların büyük çoğunluğu işçiydi. Fabrikada, limanda, depoda, ağır ve güvencesiz işlerde çalıştılar. Hayatları yalnızca ekmek kavgasıyla değil, hak arama deneyimiyle de şekillendi. O dönemin Türkiyeli işçi dernekleri ve sol yapıları, gurbetçiyi yalnızca “yardıma muhtaç” bir topluluk olarak değil, hakkını arayan bir toplumsal özne olarak görüyordu. Nitekim Hollanda’daki ilk sol Türkiyeli işçi örgütlerinden HTİB (Hollanda Türkiyeli İşçiler Birliği), 1974’te Türkiyeli işçiler ve 1971 baskısından kaçan siyasi mülteciler tarafından kuruldu. Bu tarihsel çizgi bize şunu hatırlatıyor: Gurbetin ilk güçlü örgütlenme dili dinsel değil, sınıfsaldı.
Bugün aynı şeyi rahatlıkla söylemek zor. Çünkü yıllar içinde bu alanda büyük bir boşalma yaşandı. Sınıf merkezli örgütlenmenin, işçi hakları eksenli siyasetin, göçmen emekçiyi doğrudan muhatap alan dernek geleneğinin zayıfladığı yerde başka yapılar büyüdü. Cemaatler, tarikat çevreleri, cami eksenli muhafazakâr ağlar ve bunlara eklemlenen vakıf düzenekleri, tam da bu örgütsel boşluğun içinde güç kazandı.
Bu dönüşümü sadece “insanlar daha dindar oldu” diye açıklamak eksik olur. Mesele yalnızca inanç değil. Mesele, sınıf temelinde örgütlenemeyen gurbetçi kitlenin hayatına kimlerin temas ettiği. Kim onların çocuğuna kurs veriyor, kim cenazesine geliyor, kim düğününe uğruyor, kim yardım topluyor, kim kriz anında telefon açıyor, kim onlara bir topluluk hissi sunuyor? Solun geri çekildiği, işçi derneklerinin köreldiği, örgütlü bağın zayıfladığı yerde bu boşluğu dini-muhafazakâr yapılar dolduruyor. Ve bunu yalnızca vaazla değil, gündelik hayatın içine girerek yapıyorlar.
Tam da burada işin sınıfsal boyutu ortaya çıkıyor. Çünkü bu ağların asıl toplumsal zemini çoğu zaman orta sınıf profesyoneller değil, büyük ölçüde işçi sınıfı kökenli gurbetçiler oluyor. Vardiyalı çalışan, dil problemi yaşayan, çocuk büyüten, kira ve fatura baskısıyla yaşayan, yalnızlaşan, yaşlandıkça daha da içine kapanan insanlar için aidiyet duygusu küçümsenecek bir şey değil. İnsan sadece ekmek istemez; bazen tanınmak, görülmek, bir yere ait olmak da ister. Cemaat ve tarikat yapıları bunu tam da bu zeminde sunuyor: yalnızlığa karşı topluluk, dağınıklığa karşı çevre, belirsizliğe karşı anlam.
Sorun şu ki, bu ilişki çoğu zaman işçiyi güçlendiren değil, onu sınıf kimliğinden uzaklaştıran bir işlev........
