menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye’de devlet ve toplum (I): Modern sınıfları devlet mi yarattı?

23 0
25.04.2026

Türkiye’de sosyal bilimler alanında, teorik tutarlılığın çoğu zaman ikincil kaldığı; birbirleriyle yöntemsel olarak bağdaşmayan muhafazakâr, liberal, Kemalist, sosyalist açıklama modellerinin aynı metinde “Marksist” bir iddia eşliğinde yan yana kullanılabildiği bir entelektüel ortam uzun süredir mevcuttur. Bu bağlamda, kavramsal açıklığın yerini belagat, tarihsel çözümlemenin yerini klonlanmış tezler, yöntemsel titizliğin yerini tarihsel-toplumsal gerçeklikle alakasız söylem alabilmiştir.

Buna bağlı olarak sıklıkla karşılaştığımız meselelerden biri, Türkiye’de burjuvazinin tarihsel oluşumu hakkında ileri sürülen görüşlerdir. Farklı ideolojik yönelimlerden tarihçiler, sosyologlar, Kemalistler, sağ ve sol liberaller ile onların izini takip eden sözde Türk ve Kürt sosyalistleri arasında ortak bir kabule dönüşmüş bir tezle karşı karşıyayız: “Türkiye’de burjuvaziyi devlet yarattı.”

Söz konusu yaklaşım, devletin iradi müdahalesini sınıf oluşumunun asli nedeni olarak konumlandırmakla kalmamakta, aynı zamanda Türkiye’de kapitalist sınıfın ortaya çıkışını ekonomik altyapıdan değil, siyasal üstyapının tasarım gücünden türetmektedir. Böylece, sınıf oluşumunu maddi süreçlerden koparan bir açıklama modeli karşımıza çıkıyor. 

Marksist-Leninist bir perspektiften bakıldığında, bu tez materyalist tarih anlayışının temel ilkeleriyle taban tabana zıttır. Sınıfların tarihsel oluşumunu devletin bilinçli iradesine bağlamak, üretim ilişkilerinin gelişimini belirleyen maddi süreçleri ikincilleştirir ve altyapı üstyapı ilişkisini tepetaklak ederek toplumsal dönüşümü idealist bir çerçeveye hapseder. Bu nedenle, söz konusu yaklaşım, Marksist literatürdeki sınıf teorisinden ziyade, Weberci anlamda “devletin rasyonel hukuki otorite aracılığıyla ekonomik aktör yaratması” fikriyle akrabadır.

Materyalizm mi, idealizm mi?

Diyalektik/tarihsel materyalist analiz ise, burjuvazinin oluşumunu, devletin kurucu iradesine değil, kapitalist üretim tarzının gelişimi, ticaret ve mülkiyet ilişkilerindeki dönüşüm, uluslararası sermaye birikim süreçleri, iç pazarın genişlemesi ve maddi üretici güçlerin tarihsel hareketi gibi yapısal dinamiklere bağlar. Devlet bu süreçlerde elbette bazen doğrudan belirleyici, bazen dolayımlı olarak aktif bir rol üstlenir. Ancak bu, yine de sınıfların tarihsel oluşumlarının ana nedeni ve asli zemini olarak gösterilemez. 

Dolayısıyla, Türkiye’de burjuvazinin ve işçi sınıfının devlet tarafından “yaratıldığı” iddiası, Marksist yöntem açısından yalnızca tartışmalı değil, aynı zamanda idealist bir okuma biçimidir. Sınıf oluşumunu maddi süreçlerden koparan her yaklaşım gibi, bu tarz tarih yazımı da tarihsel gerçekliği açıklamaktan uzaktır.

“Burjuvazinin devlet tarafından yaratıldığı” tezi, özünde, toplumsal oluşumun yönünü tersine çeviren şu idealist ön varsayıma dayanır: Devletin tarihsel olarak sınıflardan önce meydana geldiği ve toplumu yukarıdan aşağıya inşa eden asli kurucu güç olduğu. Bu yaklaşım, Marx ve Engels’in devletin kökenini “toplum içindeki uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarının ürünü” olarak kavrayan temel tezini baş aşağı çevirir. Sınıflı toplumlarda devlet, temel üretim araçları üzerindeki denetimi elinde bulunduran sömürücü sınıfın iktisadi egemenliğini korumakla kalmayan, ama aynı zamanda siyasal, ideolojik-kültürel ve askerî düzlemlerde yeniden üreten bir hegemonya mekanizmasıdır. Bu nedenle altyapıda cereyan eden sınıfların oluşumundan bağımsız, kendi başına kurucu bir özne değildir.

Devlet ile sınıfların tarihsel oluşumu arasında bir “öncelik-sonralık” ilişkisi kurulacaksa eğer, öncelik sınıfların ortaya çıkışındadır dememek, Marksist yöntemin reddi anlamına gelir. Kadim Asya uygarlıklarında görülen özgün gelişim çizgileri ve istisnalar, bu genel ilkeyi geçersiz kılmaz; yalnızca tarihsel materyalizmin somut çözümleme gereğini hatırlatır. 

Klasik Marksist devlet teorisi, her ülkeye mekanik biçimde uygulanacak bir şablon değildir elbette, sadece diyalektik materyalist bir çözümleme yöntemi sunar. Marx, Engels ve Lenin, devleti çoğunlukla sınıf oluşumunu izleyen bir olgu olarak kavrarken, burjuvazinin tarihsel şekillenişini ve devletle ilişkilerini her toplumun özgül tarihsel koşulları içinde somut olarak incelemişlerdir. Dolayısıyla, devletin burjuvaziyi “yarattığı” iddiası, hem tarihsel materyalizmin yöntemini hem de sınıf oluşumunun maddi köklerini göz ardı eden idealist bir indirgemeciliktir.

Weberci/liberal/Kemalist ve revizyonist tarih yazımları

Liberal, Kemalist, muhafazakâr ve revizyonist tarih yazımı, Türk modernleşmesini iki eksen üzerinden açıklar: “Dışarıdan” ve “yukarıdan”. Bu yaklaşıma göre Osmanlı toplumunda kapitalist gelişimin iç dinamiği bulunmadığından, modernleşme ve kapitalist dönüşüm, önce İttihatçı sonra Kemalist bürokrasi tarafından kimine göre devlet eliyle topluma servis edilmiş, kimine göreyse yukarıdan dayatılmıştır. Böylelikle Türk kapitalizmi, salt ekonomik ve ideolojik bir ithal malı olarak görülmüş, Kemalist devlet ise bu dönüşümün asli faili olarak en tepeye yerleştirilmiştir.

Bu çerçeve, geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet modernleşmesini Weber’in “Sultanizm”, “patrimonyal bürokrasi” ve “mutlak devlet gücü” kavramlarıyla açıklayan yaklaşımından beslenir. Weber, Marx’ın “devlet toplumsal ve tarihsel gelişim tarafından belirlenir” tezini tersine çevirerek, sosyoekonomik formasyonlar üstü, toplumsal ilişkilerden özerk, kendi mantığıyla işleyen bir devlet fikrini merkeze alır. Onun kaleminde devlet, şiddet tekeli sayesinde topluma hükmeden, toplumsal ilişkilerin belirleyicisi olan bir üst-özne olarak resmedilir.

Türkiye’ye Weberci sosyolojiyi taşıyan isimlerin başında, devleti toplumsal ilişkilerin kurucu gücü olarak yücelten uluslararası üne sahip Osmanlı tarihçisi Halil İnalcık ve Weberci çerçeveyi 1990’lardan itibaren muhafazakâr-İslamcı ve liberal çevrelere taşıyan Şerif Mardin gelir. Bu hattın işlevi, toplumu devletin türevi olarak gören idealist bir devlet-toplum modeli üretmektir.

ATÜT ekolü ve devlet-toplum ikiliğinin yeniden üretimi

Türkiye’de 1960’lar sonrasında tartışmaya açılan “Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT)” ekolü de benzer biçimde Osmanlı toplumunu Batı feodalizmini yaşamamış, dolayısıyla kapitalizme geçiş dinamiği taşımayan bir yapı olarak tanımlar. Bu yaklaşıma göre Türk modernleşmesi, burjuvazinin hem dışarıdan (Batı) hem de yukarıdan (devlet) zorla yaratılmasıyla gerçekleşmiştir. Cumhuriyet dönemi Türk burjuvazisi, kökünü ekonomik ilişkilerden alan bir sınıf olarak değil, devlet bürokrasisinin ürünü, yetiştirmesi olarak tanımlanır. Bu nedenle, Batı’daki burjuvazi gibi demokrasi taşıyıcısı (emperyalizm çağında böyle olabilirmiş gibi) olmadığı için kınanır. 

Batı Avrupa feodal düzeni ile Osmanlı düzenini birbirinin zıddı olarak tanımlayan sivil toplumcu Asaf Savaş Akat, ilkinde toplumun devleti kurduğunu, ikincisindeyse tam tersine devletin toplumu kurduğunu iddia eder. Bütün ATÜT’çüler, Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye’sini, sömürenler ve sömürülenler arasındaki uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarını atlayarak, sınıflar üstü soyut devlet-toplum çelişkisi üzerinden okuduklarından, devletin (bürokrasinin) kurucu rolünü Tanrı katına çıkarırlar. Tıpkı Avrupamerkezciler/”oryantalistler” gibi, Batı’nın tersine, Doğu’yu uygarlaşma ve demokrasi dinamiğinden yoksun göstererek, kendini dünya tarihinin öznesi olarak yutturmaya çalışan emperyalist sömürgecilerin ağzıyla konuşurlar. Böylece tarihsel materyalizmin sınıf temelli çözümleme ilkesi yerini, devletin toplumu şekillendiren asli özne olduğu idealist bir modele bırakır.

Kemalist tarih yazımı

Kemalist paradigma, her ne kadar ideologları tarafından Şerif Mardin’in tam karşı kutbunda konumlandırılmak istense de, özünde aynı devlet-merkezci ön varsayımı paylaşır: “Asker sivil aydın zümre”yi temsilen Batılılaşmanın otantik temsilcisi olarak kutsanan Mustafa Kemal’e yalnızca Türk (“yerli ve milli”) burjuvazisini yaratma misyonu değil, aynı zamanda “millet”i işçisi sanayicisiyle, köylüsü ağasıyla, Türk’ü Kürdü’yle “imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitle” halinde yoğurma kudreti atfedilir. Bu yaklaşım, sınıfların tarihsel oluşumunu maddi temellerinden koparıp, onları devletin iradesiyle şekillenen birer türev haline getiren idealist bir kurguya dayanır.

Kemalist tarihçiler, hatta Marksist olduğunu iddia eden kimi yazarlar, Türkiye’de geçmişte minimal düzeyde bile kökü olan bir sermayedarlar zümresi bulunmadığını, dolayısıyla onu “yaratma” görevinin —ki bu aynı zamanda işçi sınıfını yaratmak anlamına gelir— “küçük burjuva radikalizmi”ni temsil ettiği iddia edilen Mustafa Kemal ve çevresindeki kadrolara düştüğünü ileri sürerler. Resmî tarihin burjuvasız devrim anlatısı da, burjuvaziyi devletin yarattığına dair hegemonik sol söylem de bu idealist çekirdekten türetilir.

Mustafa Kemal’in şu sözleri, Webercilerden ATÜT’çülere, liberal solcu Birikim çevresinden ulusal solcu Kemalistlere kadar geniş bir yelpazenin altına gönül rahatlığıyla imza atacağı türdendir: “Türkiye’de sınıflar yok, Türkiye’de işçi sınıfı yok, çünkü gelişmiş bir sanayi yok. Bizim burjuvazimizi ise, henüz burjuva sınıfı haline getirmek gerekiyor. Ticaretimiz çok cılız, çünkü sermayemiz yok.” Aynı doğrultuda, 8 Şubat 1923 Balıkesir konuşmasında “Kaç milyonerimiz var? Hiç. Binaenaleyh biraz parası olanlara da düşman olacak değiliz. Bilakis memleketimizde  birçok milyonerlerin, hatta milyarderlerin yetişmesine çalışacağız.” demiştir. Cumhuriyetin kurucusunun bu sözleri, toplumu ve sınıfları “yaratan” yegâne özne olarak devleti gösterenlerin ilham kaynağını faş eder. Mustafa Kemal’in her şeye muktedirliğini sınıfsal temsiliyetinden kopartarak, keşke yeni Türkiye’yi kurarken toprak reformu yapıp ağalığı tasfiye etseydi (hatta SSCB’nin elinden tutarak sosyalizme geçişe yönelseydi) diye hayıflananlar da aynı zihniyetin temsil ederler.

Kemalist ve kısmen klasik Osmanlı tarihçiliğinin temel varsayımlarından biri, “Önce devlet vardı, burjuvaziyi ve işçileri devlet yarattı” prensibidir. Burada farklı okulları birleştiren ortak noktanın, burjuva sınıfının kökenini toplumsal üretim ilişkilerinde değil, devlette arayan özcü tarih anlayışı olduğunu görürüz. Antik, feodal ve kapitalist tüm aşamalarda toplumu devletin yarattığı fikri, özellikle üst sınıflara mensup tarihçiler arasında yaygın bir ideolojik eğilimdir. Buna, Türklerin Orta Asya’dan beri “devlet” sahibi oldukları ve gittikleri her yerde çadır kurarcasına toplumlar ve imparatorluklar kurdukları yönündeki aşırı milliyetçi tarih tezini de eklemek gerekir. Liberal, muhafazakâr-İslamcı ve Kemalist tarih yazımları, bu devlet-merkezci özcülüğü dönemsel ihtiyaçlara göre yeniden renklendirip kamuoyuna sunmayı sürdüregelmişlerdir.

Tarihsel materyalizm karşı idealizm

Marksist tarih anlayışının karşısına çıkarılan “önce devlet vardı” görüşünün kökleri yeni değildir, Türkiye Cumhuriyeti yokken de teorisi yapılıyordu. Hegel, Proudhon, Bakunin, Dühring ve 19. yüzyıl Rus düşüncesini kaplayan S. M. Solovyov ve L. Timirov gibi “etatist ekol” temsilcileri, devletin toplumsal ilişkilerin üzerinde, onları belirleyen aşkın bir özne olduğu fikrini savunmuşlardır. 

Marx ve Engels’in ömrü, bu idealist devlet anlayışına karşı mücadeleyle geçmiştir. Alman İdeolojisi’nde ve diğer eserlerde baştan sona akılda tutulan şu yaklaşım, Lenin’den Stalin’e tüm Marksistlere rehberlik etmiştir: “Bireylerin, kendi iradelerine asla dayanmayan gerçek koşulları ve maddi hayatları… hiçbir şekilde devlet iktidarı tarafından yaratılmış değildir. Bunlar daha çok onu yaratan kuvvettir.” Engels’in Hegel’e yönelttiği eleştiri de aynı doğrultudadır: “Hegel’in kendisinin de onayladığı eski geleneksel anlayış, devleti belirleyici öğe, uygar toplumu ise bu birincisi tarafından belirlenen öğe olarak görüyordu.” (Marx-Engels, Seçme Yapıtlar, C. 3, Sol Yayınları, Ankara-1979, s. 450) Bakunin’e yönelik eleştirisi ise daha da açıktır: “Bakunin sermayeyi yaratanın devlet olduğunu, kapitalisti kendi sermayesine ancak devletin bir lütfu olarak sahip olduğunu iddia ediyor.” (Engels’ten Milano’daki T. Cuno’ya, 24 Ocak 1872, Marx-Engels, Seçme Yapıtlar, c.2, s.507) Tabii ki bunları, Engels’in üstyapının altyapı üzerindeki karşı etkisinin hafife alınmaması yönündeki uyarılarını unutmaksızın aktarıyoruz.

Hal böyleyken, tarihsel materyalizme karşı konumlanan Halil İnalcık ve Ömer Lütfi Barkan gibi klasik tarihçiler; Şerif Mardin, Mete Tuncay, Murat Belge, Ahmet İnsel gibi liberal yazarlar; Sina Akşin ve Emre Kongar gibi Kemalistler, geç Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devletin kökünün toplumsal sınıflara ve ekonomiye değil, sınıfların kökünün devlete ve bürokrasiye dayandırmışlardır. Türkiye’de burjuvazinin (dolayısıyla işçi sınıfının) devlet eliyle yaratıldığını ileri sürenler listesi, Marksist olduğunu iddia eden Fikret Başkaya’dan Ertuğrul Kürkçü’ye kadar uzanan geniş bir yelpazeye yayılmaktadır.

Aralarındaki farklar ne olursa olsun hepsini birleştiren bir kesişim noktası vardır: Devleti, toplumun ya da sınıfların kurucu öznesi olarak başköşeye oturtan idealist tarih anlayışı. İşte, Marksist tarihsel materyalizmin reddettiği tam da budur.


© sendika.org