menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye’de devlet ve toplum (3): Feodalizm, burjuvazi ve sermaye-devlet diyalektiği

18 0
15.05.2026

Osmanlı feodalizminin silinmesi

Kemalist hegemonya ekseninde kurumsallaşan resmi tarih yazımı, Osmanlı toplumsal formasyonunun Batı feodalizminden ayrışan özgün “Doğulu” karakterini bilimsel bir zeminde tartışmak yerine, feodalizm kategorisini bütünüyle reddeden veya yapısal olarak çarpıtan bir izlek benimsemiştir. ATÜT savunucularından Kemalistlere, muhafazakârlardan liberallere ve hatta belirli sosyalist kesimlere uzanan geniş ideolojik yelpaze, Osmanlı-Türk toplumunun feodal bir evre yaşamadığı iddiasında paradoksal bir mutabakat içindedir. Bu indirgemeci tutum; Osmanlı Orta Çağı’ndaki antagonist sınıfların varlığını, kapitalizme geçişi tetikleyen iç dinamikleri ve sömürgeci müdahalelerin bu süreci nasıl akamete uğrattığını karartarak, toplumsal yapıyı basit bir “ceberut bürokrasi-uysal reaya” ikiliğine hapseder.

Batı’daki feodal senyörlerin yapısal karşılığı olan sipahilerin (tımar sahipleri), başta Halil İnalcık olmak üzere egemen tarihçilerce “devlet memuru” statüsüne indirgenerek bürokrasi başlığı altında eritilmesi, mevcut sınıf çelişkilerini ve sömürü ilişkilerini görünmez kılan ideolojik bir işlev görür. Üst sınıfların perspektifini içselleştiren tarihçilerin Avrupa feodalizmi ile Osmanlı dirlik sistemini mutlak bir karşıtlık içinde kurgulamalarının temel gayesi, gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet evresinde sınıf mücadelelerinin üzerini örtmektir.

Bu “feodalizm-üstü” okuma biçimi, Osmanlı despotizminin tebaası ve tahakküm altındaki halklar üzerindeki acımasız sömürü mekanizmalarını kutsallaştıran bir literatür üretmiştir. Örneğin eski sosyalistlerden olup sonradan okuyucu kitlesini Türk sağından alan Kemal Tahir, Devlet Ana romanında Osmanlı’yı dünya tarihinde eşi menendi olmayan, dinsel ve etnik eşitliğin hüküm sürdüğü, sınıfsız ve sömürüsüz bir “kerim devlet” olarak idealleştirir. Bu bakış açısı, Hikmet Kıvılcımlı’nın erken Osmanlı yorumlarında görüldüğü gibi Osmanlı sisteminin yüceltilmesine; kimi zaman sofu Kemalistlerdeki “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış kitle” söylemine; kimi zaman da liberal Kemalist, Marksizan solda Cumhuriyet döneminde “temel sınıfların henüz oluşmakta olduğu” iddiasına dönüşerek sınıfsal sömürü ve baskının gerçek derinliğini hafifleten bir işlev görmüştür.

Türkiye Komünist Partisi (TKP) geleneksel önderliği ve Şefik Hüsnü, Doğan Avcıoğlu, Mihri Belli, Osmanlı feodalizminin çözülüşü ve kapitalizmin gelişim yasaları üzerine özgün bir teorik çerçeve inşa edememiş; büyük ölçüde Kemalist paradigmanın yörüngesinde kalmışlardır. Buna mukabil Sovyet tarihçileri (Noviçev, Rozaliev, Tveritinova); Osmanlı feodalizminin özgünlükleri, yarı-sömürgeleşme sancıları ve modern sınıfların oluşumu üzerine materyalist yöntemle nitelikli eserler üretmişlerdir. Ancak Türkiye solu, Ömer Lütfi Barkan gibi resmi tarihçilerin “sınıf savaşı aramaktan vazgeçme” telkinine uyarcasına, bu enternasyonalist birikimi görmezden gelmiştir.

1968 kuşağı devrimci gençlik hareketinin Sovyet araştırmacıların çalışmalarından yararlanması mümkünken, eski tüfekler tarafından kulağımıza Mustafa Akdağ’ın Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi gibi devlet merkezli ve tımar sistemini “ahenkli, eşitlikçi ve adil” bir düzen olarak idealize eden eserini okumamız öğütlenmiştir. Akdağ’n kendisi sadece Sovyet tarihçilerinin bazı eserlerinin yayımlanmasını engellemekle, en azından etkisini nötralize etmekle kalmamış; İdris Küçükömer, Hikmet Kıvılcımlı (erken Osmanlı), Doğan Avcıoğlu ve Mihri Belli gibi isimler üzerinde de farklı dolayımlarla etkili olmuştur.

Sovyet tarihçileri, Jön Türk devrimi ve Kemalist devrim üzerine de maddeci sınıf analizlerine dayanan çalışmalar üretmişlerdir. 1929’da yazılıp 1970’te Türkçeye çevrilen Türkiye Proletaryası adlı eserinde A. Şnurov, “Kemalist adı verilen bu Türk milli devrimini Türkiye’nin milli burjuvazisi, yani tüccar, toprak ağası ve o sırada çok az sayıda bulunan sanayiciler yönetiyordu.” (abç)[1] diyerek ulusal mücadelenin sınıfsal arka planını açık biçimde ortaya koymuştur. Kemalist devrimin görünür yüzündeki asker ve sivil bürokratların arkasında hangi sınıfların mevzilendiği bu kadar isabetli tespit edilmişken, tarihsel TKP önderlikleri bu ve benzeri çalışmaları dikkate almamışlardır. Yalnızca 1971 devrimci atılımı esnasında İbrahim Kaypakkaya tarafından önemsenmiş (faşizmle eşitleme hatasına rağmen); diğer sol önderliklerce ise ters bir savrulmayla “küçük burjuva devrimi” olarak kodlanmıştır.

Türkiye solu bu süreçleri kendi başına çözümleyemiyorsa, enternasyonalist Sovyet tarihçilerinin çalışmalarından yararlanması gerekirdi. Şnurov, Noviçev, Rozaliev ve Tveritinova gibi Sovyet araştırmacıların Osmanlı feodalizmi, yarı sömürgeleşme ve Türkiye’de sınıfların durumu üzerine yaptıkları çalışmalar rehber alınsaydı, kapitalizmin bu topraklarda hiçbir iç dinamiği olmadığına dair liberal-muhafazakâr tezler çökertilebilir ve çok daha bütünlüklü, sosyoekonomik bir devrimci kuram inşa edilebilirdi.

Burjuvazide birbirinden ayırt etmemiz gereken iki evre vardır: feodalizm rejimi ve mutlak krallık altında kendisini bir sınıf olarak oluşturduğu evre, ve zaten oluşmuş bir sınıf olarak toplumu bir burjuva toplumu yapmak için feodalizmi ve krallığı yıktığı evre. Bu evrelerden ilki, daha uzun olanı ve büyük çaba gerektireni idi. Bu da feodal beylere karşı kısmi dayanışmalarla başlamıştır. 

                                                                                                                                                       Karl Marx

Sınıfsızlık ve devlet-merkezci tarih okuması

Batı’da sınıftan kaçış söyleminin yükseldiği dönemde, Türkiye’deki liberal, Kemalist, muhafazakâr yazarlar Osmanlı ve Cumhuriyet tarihini zaten sınıflar değil, sınıfsızlık üzerinden okuyorlardı. Bu yaklaşım, Ahmet Altan’ın “Bu ülkede aristokrat yok, burjuva yok, proleter yok”[2] formülünde ifadesini bulur. Ancak en sistematik teorik ifadesi, Militarist Modernleşme adlı kapsamlı çalışmasını, AKP iktidarına ideolojik destek olarak yazdığını saklamayan Murat Belge tarafından ortaya konmuştur. Belge’ye göre Türkiye’nin modernleşme sürecinde ne bir orta sınıf ne de Prusya’daki Junker aristokrasisine benzer bir feodal toprak sahibi sınıf vardır; dolayısıyla Müslüman-Türk burjuvazi kadar feodal bir sınıfın varlığını varsaymak da yanlış ve gereksizdir.[3]

Belge, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan dönemi “sınıfların olmadığı” bir tarihsel zemin olarak genelleştirir ve bu iddiayı Rusya ile Çin’de burjuvazinin yokluğu örneğine kadar genişletir. Bu çerçevede kitabının ana tezi, Osmanlı ve Cumhuriyet modernleşmesinin sınıfsal dinamiklerle değil, sınıfların yokluğu ve devletin belirleyiciliğiyle açıklanabileceği yönündedir. Ona göre, Osmanlı toplumunda devletten ve ordudan başka örgütlü bir güç bulunmadığı için toplumsal dönüşümün motoru da bu iki kurumdur. Bu nedenle yalnızca Türk burjuvazisinin değil, bizzat toplumun kuruluşunun da Tanrısal bir kudret atfettiği ordu tarafından gerçekleştirildiğini savunur: “Türkiye Cumhuriyeti, son analizde, ordusu tarafından kurulmuş bir toplumdur.”[4]

Murat Belge’den ibaret olmayıp farklı akımlarla çeşitlenen bu tarz anlatı, modern Türkiye’nin toplumsal yapısını sınıf ilişkilerinden ziyade, devletin kurucu iradesi ve askeri bürokrasinin tarihsel rolü üzerinden açıklayan, devlet-merkezli bir tarihsel-sosyolojik perspektifin tipik örneklerinden biri olarak karşımıza çıkar.

Sol liberal olsun Kemalist olsun göz göre göre geç Osmanlı’da ve 1923 Türkiye’sinde burjuvazinin ve işçi sınıfının olmadığını iddia ederken, en azından okuyucularını ikna etmek için........

© sendika.org