Öcalan’ın yeni paradigmasında Budizm ve Hristiyanlık
Bu makale, Budizm ve Hristiyanlığın doğuş aşamasındaki durumlarını tarihsel materyalist analiz perspektifinden ele alarak, her iki dinin toplumsal değişim süreçlerindeki rolünü Öcalan’ın tezleri bağlamında tartışmayı amaçlamaktadır. Ana eksen, Budizmin Hindistan’daki egemen sınıf fraksiyonları ve kast sistemiyle ilişkisi ve Hristiyanlığın ilk dönemlerindeki ezilenlerin dininden ezenlerin dinine dönüşümü olacaktır.
“Bu çağda beş büyük komünal ideoloji çıkış yapıyor. Merkezi konumu Zerdüştlük teşkil ediyor. Onu takiben Çin’de Lao Tse, Hindistan’da Budha, Yahudi ideolojisi ve Sokrates felsefesi gelir. Bu beş çıkış da komün temelli çıkışlardır. Hatta Marks’ın komünizminden kırk kat daha komünistik çıkışlardır.”
Tarihsel gelişmenin ilk basamaklarında dinler, toplumsal yapının ve ideolojilerin şekillenmesinde merkezi bir rol oynamıştır. Özellikle evrensel dinler, bunların sınıflarla ilişkileri ve sınıf mücadelesindeki rolleri tartışmalara konu olmuştur. Abdullah Öcalan, “beş büyük komünal ideoloji” arasında saydığı Budizmin, devrimci ve komünal bir hareket olarak tarih sahnesine çıktığını iddia etmektedir. Ancak, Budizmin ve diğer dinlerin toplumsal kökenleri, sınıf ilişkileri ve tarihsel gelişimleri incelendiğinde, bu tür genellemelerin yanıltıcı olduğu görülmektedir.
Abdullah Öcalan, “komünal ideoloji”ler arasında saydığı Budizmi öyle bir yüceltir ki, “Marks’ın komünizminden kırk kat daha komünistik” diyerek onu göklere çıkarır; Budizmi, adeta devrimci ve komünal bir hareketin zirvesi olarak resmeder.
Konuya daha derinlikli bir perspektiften yaklaşmak amacıyla, Abdullah Öcalan’ın yeni paradigmasının çerçevesini oluşturan Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’ndan (Perspektif) üç pasaj daha aktarılacaktır. Bu pasajlar, Öcalan’ın dinler ve toplumsal dönüşüm ilişkisine dair geliştirdiği temel argümanların anlaşılmasına katkı sunacaktır.
“Budha ideolojisi kastik sisteme karşı ahlaki direnişte büyük bir devrim yapar.”
“Hepsini toparlarsak, komünalite de büyük bir ideolojik devrim var. Aynı tarihlerde ortaya çıkan Budha’yı daha çarpıcı buluyorum. Budha Hint dininde büyük bir devrim yaratır. Kesinlikle bir komün hareketidir ve Hindistan’da ve Çin’de ortaya çıkan inançları ve toplumun tarihini belirlemiştir. Budizm bir kabilenin ideolojisi olmaması bakımından bir ilktir.”
“İkinci ayak Hint koludur. Hint kolunun merkezinde Budha vardır. Budizm tipik bir komünal ideolojidir. Çok çarpıcıdır ve üzerinde durulmayı gerektiriyor. Aryen aristokrasisinin Hindistan’da yaptıklarını çarpıcı olarak yansıtır. Komünal bir hareket olarak son derece ilkeseldir.”
Buda’nın yaşadığı dönem, antik Hindistan’da sosyoekonomik yapının ve sınıf ilişkilerinin derinden değiştiği MÖ 565-486 yıllarına rastlar. Üç dünya dininden ilki olan Budizm, Hint toplumunda zora başvurmamayı ve egemen sınıflara boyun eğmeyi öğütleyen bir din olarak öne çıkmıştır. Köle sahibi soyluların çıkarlarını savunmuş, egemenlerin iktidarının pekişmesine hizmet etmiş, bu nedenle üst sınıfa mensup Kşatriyalar tarafından baştan itibaren desteklenmiş ve sonunda devlet dini haline getirilmiştir. Budizmin komünal ya da devrimci bir hareket olduğu yönündeki görüşler, tarihsel-toplumsal bağlamın sınıflar üstü idealist değerlendirmesinden kaynaklanıyor.
Öcalan, Budizmin, kast sisteminin en üst seviyesinde bulunan Brahmanilerin inançlarını ifade eden Brahmanizme karşı tepki olarak gelişmesini, Hristiyanlığa benzeterek halk dini olarak görmek gibi bir yanılgıya kapılmaktadır. Gerçekten de doğuş itibariyle Hristiyanlığa benzer gibi görünür, ancak doğru tespit yapmak için daha gerilere gitmek gerekiyor.
Başlangıçta Hint toplumu, kan bağına dayalı komünal bir örgütlülüğe sahipti; topraklar, meralar, evler ve aletler ortak kullanılıyordu. Başlarda mitolojik bir din olan ‘Vedik’ dini hakimdi. Bu mitoloji, rahipler ve savaşçı yöneticilerce artık ürünün büyük kısmına el konulmasını meşrulaştırıyordu. Babadan oğula geçen dört kasta bölünme henüz klasik şeklini almasa da daha o dönemde vardı. Kastların kristalleşmesi “üretimin sınıfsal örgütlenmesi” at başı ilerleyecektir.
Kastlar ve sınıfların oluşumu
Aryanların Hindistan’ı fethetmesinin ardından, Ganj havzasının tarıma açılmasıyla birlikte üretim tekniklerinde yaşanan gelişmeler, köy temelli olmayan zanaatkâr ve tüccar gibi yeni toplumsal grupların ortaya çıkmasına zemin hazırladı. M.Ö. 4. yüzyılda, diğer küçük devletleri bünyesine katan Hint İmparatorluğu (Moryalar) kurulduktan sonra, tarım, sanayi ve ticaretin gelişimi hız kazandı. Tefeci sermayesi hem kentte hem de kırsalda yayılıp güçlendi. Toprak mülkiyeti, Asyatik toplumlarda sıkça görüldüğü gibi, devlete aitti. Dışa açılma ve ticari ekonominin gelişmesiyle Hint mallarının dış pazarlarda alıcı bulmaya başlaması, toplumsal yapıda köklü değişikliklere yol açtı. Sınıf farklılıkları derinleşirken, kast sistemi de daha belirgin hale geldi. Diğer toplumlarda olduğu kadar yaygın olmasa da, savaş tutsakları ve borcunu ödeyemeyenlerden oluşan köleler, devlete ait büyük çiftliklerde, kamu yapılarında ve ev ekonomisinde istihdam ediliyordu. Köleler gibi, ağır vergilere maruz bırakılan özgür yurttaşlar da eşit haklara sahip değildi.
Sınıflaşmanın ilerlemesi, kabile aristokrasisi içinden sivrilerek egemen sınıf haline gelen rahipleri ve savaşları yöneten askeri liderlerin iktidarını daha da güçlendirdi. Böylece Hint toplumunda, en üstte Brahminler (köle toplumunun dini Brahmanizmi sürdürmekle yükümlü rahipler) ve Kşatriyalar (askeri soylular), onların altında Vaişyalar (tüccarlar, üretici zanaatkârlar ve çiftçiler) ve Şudralar (köleler, ameleler) arasındaki kastlaşma net bir biçimde ortaya çıktı. Brahminler dinî lider olmanın ötesinde, kültürel ve entelektüel hegemonyayı elinde tutan, bilim, felsefe ve maneviyat gibi alanlarda yüksek statüye sahip en üst kast ve sosyal sınıf konumundaydı. Bu sayede toplumsal düzenin dümenini ellerinde tutuyorlardı. Kurban etme ayrıcalığı ve bilgi tekeli ellerindeydi. Kast düzeni doğuştan gelen farklılıklara ve Tanrının buyruğuna dayandırılarak değişmez kural varsayılıyordu. Alt kastlar üsttekilere bağış ödemek durumundaydılar. İlk üçünün koruyucu tanrıları varken, Şudraların hiçbir koruyucu tanrısı yoktu. Köle haline gelen Şudralar’ın üstteki üç kasta hizmet ve itaat etmek dışında başka seçenekleri bulunmuyordu.
Zamanla Brahminler, yeni sömürü ve haraç yöntemleri geliştirerek ayrıcalıklarını daha da güçlendirdiler. Ancak, savaşlarda üst üste kazandıkları zaferlerle güçlenen ve bilgisini artırarak Brahminler ile rekabet edebilecek seviyeye gelen Kşatriyalar, Brahminlerin çıkarlarını tehdit etmeye ve toplumsal güç dengesini sarsmaya başladılar. Ticaretin gelişmesi ve kentlerin büyümesiyle birlikte, tüccarlar da hem Brahminlerin hem de Kşatriya soylularının ayrıcalık ve baskılarından rahatsızdılar. Toplumun en büyük üretici gücünü oluşturan çiftçiler ve zanaatkârlar ezilenler arasında yer alıyordu. En zor durumda olanlarsa Tanrıya tapınmaları ve ilahi dinlemeleri dahi yasaklanan köle sınıfındaki Şudralardı. Alt kastların, kölelerin ve köleleştirilmiş köylü topluluklarının yoksulluğuna aldırış etmeyen üst kastların kendi aralarında güç mücadelesi yürütmeleri geleneksel dinin krizini beraberinde getirdi.
Brahmanizmin krizi
Klanların komünal sistemi Budizm daha doğmadan önce çökmüş, koruyuculuğunu Brahmanizmin yaptığı kast sistemi de sarsılmıştı. Katı kast sistemine karşı hoşnutsuzluğun doğurduğu muhalefet, o çağlarda olageldiği üzere dini bir kisveye bürünmek zorundaydı. İkinci en güçlü kast Kşatriyalar, açıkça karşı çıkmaya cesaret edemiyorlar, ama Brahmanizm karşıtı hareketleri kışkırtıp rakibine fark atmaya çalışıyordu. Alt kesimlerde Bahmanizme gizli veya yumuşak yöntemlerle muhalefet eden hareketleri alttan alta desteklediler. Muhalif gruplar arasında Brahmanizme açıktan karşı çıkan ve dini kökten reddeden radikal bir mezhep bile vardı. Buda, doğduğunda toplumsal tepki ve dinde reformasyon talep eden hareketler zirvesine ulaşmıştı.
Yeni ortaya çıkan krallıklara dağılmış şekilde Buda’nın liderliğinde münzevi bir grup ortaya çıktı. Buralardaki Brahmin karşıtı grup ve hareketler, fiili iktidarı elinde tutan Kşatriyaların Brahmileri geriletip en üst kast haline gelmeleri için bulunmaz fırsattı. Muhaliflerin görüşlerini özgürce savunup büyümelerini destekleyip korudular, zira ayrıcalıklarını çoğaltıp kendi sınıf çıkarlarını geliştirmelerini sağlayacak sınıflar üstü görünmeyi becerebilen yeni bir dine ihtiyaçları vardı. Brahmilerin yerini almaları ancak yeni sınıf ilişkilerini ve toplumsal dengeleri gözeterek toplumun ortak özlemlerini kendinde bulabilecekleri böyle bir dinle mümkün olabilirdi. Yeni din, Brahmanizmin ritüellerini reddeden, ama toplumda kök salmış gelenekleri ve efsaneleri koruyan, sadece Brahmanizme değil ateizm gibi radikal dünyevi görüşlere de kapalı ılımlı bir hoşgörü dini olmalıydı. Bunun yoluysa dönemin nesnel koşullarına uyarlanmış eklektizmden geçiyordu.
Buda’nın din reformu
Bunu en iyi kim yapabilirdi? Elbette hem sınıfının eğilimleri ve talepleri hakkında yeterli bilgi sahibi hem de Brahmanizm dinine aşina olup, kendisi de Kşatriya kastına mensup Buda. Buda’nın öğretisi, zamanın eğilimlerini eklektizm yöntemiyle sentezleyerek, çeşitli düşünce okulları arasında orta yol tutturan bir kopuş gerçekleştirdi. Uzun bir münzevi hayat yaşayan Buda, Tanrı’ya ihtiyaç olmadığını, tefekkür ve birtakım ahlaki ilkeleri uygulayarak hakikate ulaşılabileceğini savunuyordu. Geliştirdiği din, bir yandan canlılar arasında eşitliği savunan ve dört kast sistemini koruyan, bir yandan da bağış benzeri bazı gelir kaynaklarını kısarak Brahminleri gerileten bir özellik taşıyordu. Dört kasta karşı dinen tarafsız görünerek sözde eşitlik tanıyordu, ancak bu dünyevi değil uhreviydi, yani öteki dünyada geçerli bir eşitlikti. Gerçi bu önceki kast sisteminde dinsel hiçbir hakkın tanınmadığı Şudralar için o dönem için bir ilerleme sayılırdı, ama daha fazla değil. Buda ve müritleri kendilerini yozlaşmış Brahminlerden ayırmak için sade bir hayat sürüyor, kapı kapı bağış toplayarak yoksulların gönlünü kazanıyor, başka memnuniyetsiz grupları etrafında birleştiriyordu. Budistlerin görüşleri bazı yönetici kesimler arasında da destek buldu ve birçok Kşatriya ve öteki krallıklar memnuniyetle karşıladıkları Budizme geçtiler. Sonunda M.Ö. 264-227 yıllarında hüküm süren Maurya Hanedanlığı’nın üçüncü kralı Ashoka, Hindistan’ı birleştirdiğinde Budizmi devlet dini olarak ilan edecek ve Buda’nın ölümünden sonra yukarıdan destek ve müritlerin çabalarıyla tüm Hindistan’a yayılacaktır.
Egemen sınıfın yeni dini
Budizm, başlangıçta devletin himayesine girmemiş ve toplumsal huzursuzluğun kol gezdiği alt tabakalardan bir nebze destek bulmuş olsa da, özünde komünal bir din değildir; en alttaki kölelerin dini olmaktan da uzaktır. Nihayetinde bu inanç sistemi, bir Kşatriya soylusu olan Buda tarafından kendi sınıfının çıkarlarını gözeten bir egemen sınıfın dini olarak şekillenmiştir. Kast düzeninde yoksulların kaderi, daha en baştan mukadder kılınmıştı; bu dünyada ne yaparlarsa yapsınlar, zincirlerini kıramaz, yazgılarını değiştiremezlerdi. Onların tek umudu, Hristiyanlık ve İslam’da rastlanan cennet ve cehennem tahayyülünün dünyevi bir şekli olan, öldükten sonra dünyaya yeniden geleceklerine dair reenkarnasyon (yeniden doğuş) ve karma öğretisinde saklıydı. Brahmin rahiplerinin elinde şekillenen bu mistik dinsel öğreti, ruhun ölümden sonra yok olmayacağını, her insanın başka bir bedende (ister hayvan, ister bitki, ister kötü bir ruh, isterse tanrı olarak) daha yüksek ya da daha düşük bir toplumsal konumda yeniden doğacağını vaaz ediyordu. Ezilen kişi, sisteme ne kadar uyum sağlarsa, bir sonraki doğumunda o denli yüksek bir mevkiye erişme şansına sahip olacaktı. Bu, diğer dinlerde olduğu gibi, yoksulları toplumsal düzeni değiştirmekten alıkoyan bir afyondan başka bir şey değildi. Budizm, taraftarlarını bu dünyayı iyileştirmeye yönelik her türlü teşebbüsten vazgeçmeye sevk ettiğinden, egemen sınıfça tehlikeli görülmüyor; aksine, kast sisteminden hoşnutsuz halk karşısında kullanışlı bir din olarak kabul görüyordu. Buda, Brahmanizmdeki reenkarnasyon ve karma kavramlarını bütünüyle terk etmemiş, esasını koruyarak........





















Toi Staff
Sabine Sterk
Penny S. Tee
Gideon Levy
Waka Ikeda
Mark Travers Ph.d
Grant Arthur Gochin
Tarik Cyril Amar