menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kapitalist kriz yönetiminin faşistleşme süreci (2): Neoliberal evrede faşizm (I)

12 0
01.04.2026

Not: “Kapitalist kriz yönetiminin faşistleşme süreci” isimli yazı dizisinin ilk bölümü “Bonapartizm’den otoriter neoliberalizme” başlığını taşıyordu. Bu ve bu yazıyı takip edecek bölüm, neoliberal evrede faşist dönüşümün, yani faşistleşmenin cisimleştiği dört düzlemi ele almaktadır.

Faşizmi donmuş, bir kez kurulup sabitlenen bir rejim biçimi olarak değil, tarihsel olarak inşa edilen bir süreç olarak kavramak gerekir. Georgi Dimitrov’un faşizmi “finans kapitalin en gerici, en şoven ve en emperyalist unsurlarının açık terörist diktatörlüğü”[1] olarak tanımlaması, faşizmi yalnızca ideolojik bir sapma ya da siyasal aşırılık değil, sermaye egemenliğinin kriz koşullarında aldığı özgül bir devlet formu olarak konumlandırır. Ne var ki Dimitrov’un 1935 tarihli çözümlemesinde de açıkça görüldüğü üzere, faşizm bir sabah ansızın gelmez; parlamenter mekanizmaların aşındırılması, sendikal hakların budanması, muhalefetin kriminalize edilmesi, komünistlerin tutuklanması, yürütmenin güçlendirilmesi ve kitlelerin şovenist-gerici ideolojilerle mobilizasyonu gibi bir dizi ara moment üzerinden ilerler.

Dolayısıyla faşistleşme olgusunu günümüzde ya “faşizm geri döndü” diyerek aceleci bir özdeşlik içine hapsetmek ya da “henüz klasik, bildiğimiz faşizm değil” diyerek rahatlatıcı bir ayrım üretmek kuramsal olarak yetersiz bir yaklaşım olacaktır. Asıl kavranması gereken, kapitalist devletin ve siyasal alanın adım adım faşistleşmesidir. Yani söz konusu olan bir süreçtir: Sermayenin kriz yönetimi adına yürütme erkini merkezileştirdiği, hukuku araçsallaştırdığı, zor aygıtlarını genişlettiği ve aynı anda gerici kitle mobilizasyonlarını teşvik ettiği bir dönüşüm süreci vb.

Bu süreç, daha önce de değindiğimiz gibi, neoliberal birikim rejiminin tıkanması karşısında sermayenin daha otoriter, daha militarist ve daha çıplak bir egemenlik biçimine yönelmesinden kaynaklıdır. Dimitrov’un kavramsallaştırması, bu dönüşümün sınıfsal özünü açık eder; mesele demokrasinin krizi değil, kapitalist devletin krizidir. Bu kriz anlarında “egemen burjuvazi, kurtuluşunu, emekçileri en ağır biçimde yağmalamak ve emperyalist bir yağma savaşı (Alm. Raubkrieg) hazırlamak için giderek daha fazla faşizmde arar. … Zayıf halkları köleleştirerek, sömürgeci baskıyı artırarak ve savaş yoluyla dünyayı yeniden bölüştürerek piyasa sorununu çözmek istiyorlar. Bunun için faşizme ihtiyaçları var.”[2] Faşizmin özü, sermaye diktatörlüğünün en yoğunlaşmış biçimi ise, bugünkü eğilimler de bu yoğunlaşmaya doğru ilerleyen bir yeniden yapılanma momenti olarak okunmalıdır.

Faşizmi yalnızca tek parti rejimi, parlamentonun tasfiyesi, açık terörün kurumsallaşmış sürekliliği ve topyekûn ideolojik seferberlik gibi sonuç momentleriyle tanımlamak, onun oluşum sürecini görünmez kılacaktır. Eğer çözümleme, ancak bu parametrelerin tamamlanmasını bekliyorsa, devletin adım adım geçirdiği dönüşümü kavrayamaz. O noktaya gelindiğinde ise, süreç zaten büyük ölçüde tahkim edilmiş olur. Dolayısıyla mesele, “eşik aşılmış mı aşılmamış mı?” sorusundan ziyade, hangi yönde bir yoğunlaşma yaşandığı sorusudur.

Devlet biçimleri tarihsel olarak doğrusal sıçramalarla değil, kümülatif dönüşümlerle şekillenir. Parlamenter mekanizmaların işlevsizleşmesi, yürütmenin ayrı bir varoluşa sahip olması (“die Verselbständigung der Exekutivgewalt”), yani merkezileşmesi, hukukun araçsallaştırılması, sendikal hakların fiilen budanması ve siyasal muhalefetin kriminalize edilmesi, tek tek ele alındığında “olağanüstü” görünmeyebilir. Ancak bu momentler bir araya geldiğinde, devletin sınıfsal işlevinde nitel bir yoğunlaşmaya işaret eder. Süreç, biçimsel süreklilikler ile içeriksel kopuşların iç içe geçtiği bir yeniden yapılanma olarak ilerler.

Yani faşizmi bir rejim eşiği olarak değil de bir yoğunlaşma süreci olarak kavramak gerekir. Faşistleşme süreci, salt olarak retorik düzeyde bir sertleşme ya da liderlerin kişisel otoriter eğilimleriyle açıklanamaz. Devletin maddi örgütlenişinde, sınıf ilişkilerinin siyasal temsili biçimlerinde ve birikim rejiminin kurumsal çerçevesinde gözlemlenebilen yapısal dönüşümler üzerinden ilerler. Bu dönüşümün aşağıda ele aldığımız dört düzlemde somutlaştığını söyleyebiliriz.

1. Burjuva devletin yeniden yapılandırılması

Her şeyden önce yürütme erki, kriz koşullarında belirgin biçimde merkezileşmektedir. Parlamenter denge-denetim mekanizmaları biçimsel olarak varlığını sürdürse de, siyasal karar alma süreci fiilen yürütme organı etrafında yoğunlaşır. Parlamento, yasama organı olmaktan ziyade yürütmenin kararlarını onaylayan bir mekanizmaya dönüşür; yasa yapma süreçleri........

© sendika.org