menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Okul saldırıları hakkında kısa bir değini

11 0
19.04.2026

Urfa ve Maraş’ta yaşanan okul saldırıları sonrasında psikologlar yeniden medyanın uzmanlığına başvurdukları bir meslek grubu olarak öne çıktı. Meslektaşlarımız geçen birkaç gün içinde silahlara erişimden, öğretmenlerin bu tür durumlarda psikolojik “ön belirtileri” nasıl tespit edebileceklerine, dijital oyunların, dizilerin etkisine ve ailelerin rolüne kadar geniş bir yelpazede analizler yaptılar ve önerilerde bulundular.

Bu analizlerin ve önerilerin çoğunun doğru olduklarını söylemek gerekir. Ancak bu analizlerde eksik kalan bir yan var. Bu da meselenin saldırıyı yapan gençlerin bireysel psikolojisi ile, en fazla yakın çevresiyle olan ilişkileriyle sınırlı olarak ele alınması. Bu bir hayli politik bir konu olan okul saldırılarının bireyselleştirilmesi, psikolojikleştirilmesi riskini beraberinde getiriyor. Bu önerilerin içinde barındırdığı çözüm önerileri de bireylerden küçük gruplara kadar bir dizi müdahale ile sınırlı kalıyor.

Dolayısıyla meseleyi tartışmaya öncelikle bir adım geriye atarak başlamakta fayda var. Okul saldırılarını gerçekleştiren gençler hangi kültürel koşullar içinde bu eylemleri gerçekleştiriyorlar ve neden okulu hedef alıyorlar? Bu sorular bu gençlerin davranışını anlamak açısından önemli ipuçları veriyor. Bu ipuçları da psikologlar da dâhil olmak üzere konuyla ilgili herkesi daha geniş bir çerçeveden düşünüp, çözüm önerileri getirme sorumluluğu ile karşı karşıya bırakıyor.

Bu sorulardan ilki psikolojinin temel bir ilkesine dayanıyor. Kültürel ortam insan davranışının sadece bir arka planından ibaret değildir. Bu kültürel ortam aslında bireysel olan insan davranışına sadece bilgisayar oyunları ya da televizyon dizileri gibi sadece tekil kültürel ürünler vasıtasıyla etkilemez. Bir taraftan hangi bilgisayar oyunlarının, hangi dizilerin popüler olduğunu da belirleyen bütüncül bir kültürel yapıdan bahsetmemiz gerekir. Diğer taraftan toplumsal yapı ve toplumsal ilişkiler bireylerin davranışlarını bir bütün olarak belirlerler. Ancak aynı zamanda bireyler de kendi aktif eylemleriyle bu ilişkileri değiştirir ya da varlıklarının devamını sağlarlar. Yani birey-toplum arasındaki diyalektik dışsal bir birbirine etki etme ilişkisi değil, içsel olarak birbirini belirleme ilişkisini ifade eder.

Düşünmeye hepimizin yakından bildiği bir şeyle, Türkiye’de günümüzde egemen olan kültürel ortamla başlayalım. Günümüz Türkiye’sinin başlıca etik kodu, iktidarda olanın, güçlü olanın her türlü hukuki yaptırımdan muaf olarak istediği her şeyi yapabilmesine, iktidarda olanın çıkarlarının her şeyin üzerinde olmasına dayanıyor. Burada temel ilke ne pahasına olursa olsun kazanmak. Hileyle kazandığı şampiyonluktan sonra devasa bir Türk bayrağını gözümüze sallayarak kutlama yapan Recep İvedik karakteri “yeni Türkiye”nin bu temel etik ilkesini en iyi temsil eden film kahramanı.

İktidarda olmayanlar, güçsüzler bu etik anlayışta tümüyle iktidarda olanların eylemlerinin nesnesi olarak düşünülüyor. Bu insanlar, kurumların ve hukukun hiçbir şartla kendilerini korumadığı bir ortamda, kendi örgütsüzlükleri içinde hayatta kalma mücadelesi veriyorlar ve birçok durumda kendilerinden daha kötü durumda olan insanlar, mesela mülteciler üzerinde iktidar kurup kendi eylem olanaklarını genişletmeye çalışıyorlar. Hukuk sisteminin tümüyle bir iktidar aracına dönüşmüş olması, toplumun geniş bir kesiminde adaletin devlet ve kurumları tarafından sağlanamayacağına, sadece bireysel olarak sağlanabileceğine dair bir inanç oluşturmuş durumda. Okul........

© sendika.org