İran kayası! (II): İran’ın savaştaki duruşu ve İran halkı
Minab Kız İlkokulunda Amerikan bombalarıyla hayattan koparılan 201 meleğin anısına…
Musaddık’tan bugüne İran
Yakın tarihini -az çok- bilmeden İran’ın bugünkü savaştaki çizgisi ve duruşu anlaşılamaz. 20. yüzyıl İran tarihinin en önemli kırılma noktalarından biri Başbakan Musaddık’ın 1953’te İngiliz-ABD ortak darbesiyle devrilmesidir. Musaddık İran petrollerini millileştirmekle kalmamış, Şah’ın yetkilerini sınırlandıran demokratik parlamenter bir rejimin inşasına da girişmişti. Darbeyle devrildi. Ve sırtını İngiliz-ABD emperyalizmlerine dayayan Şah Rıza Pehlevi’nin halka kan kusturduğu dönem başladı. Şah’ın zulmü arttıkça İran halklarının Musaddık’ın kaderine ve ideallerine ilgisi daima sıcak kaldı. 1979 devrimi, bu dönemin anılarını da sırtlanan antiemperyalist demokratik devrim olarak gerçekleşti. Genel greve giden işçi sınıfı, Halkın Mücahitleri, Halkın Fedaileri, TUDEH, TUFAN gibi devrimci ve komünist yapılar devrimin öncü güçleri arasındaydı. Devrim 16 Ocak 1979’da zafere ulaştı. 4 Kasım 1979’da ABD elçiliği öğrenciler tarafından işgal edildi, elçilik görevlileri rehin alındı. Ve 22 Eylül 1980’de Irak’ın işgal operasyonuyla İran-Irak savaşı başladı. Sekiz yıl süren savaşın sonunda iki taraftan bir milyon insan öldü. İran tarafından en az yirmi bin asker Saddam’ın kullandığı zehirli gazlarla öldürüldü. Tüm bu eşikler İran’daki teokratik oligarşinin inşa süreçlerini işaretler aynı zamanda. Birkaç yıl içinde İran’ın sol muhalefeti kanlı şekilde ezildi, rejim şekillendi ve yerleşikleşti. Bu süreçte Saddam’ın emperyalistlerin mali ve askeri desteğiyle İran’a saldırmasının yarattığı travma, Humeyni’nin dilinden “büyük şeytan” (ABD) ve “küçük şeytana” (İsrail) karşı sürekli teyakkuz halinde yaşamayı İran halkı ve rejiminin temel karakteristiğine dönüştürdü. On yıllar boyunca süren ambargo ve kuşatmalar, askeri tacizler vs. İran’ı sürekli tetikte, diri ve savaşa hazır olmaya zorladı. Dahası ağır ekonomik kayıplar pahasına el altından piyasaya petrol sürme mekanizmaları geliştirerek ambargoyu kırmakla yetinmedi, kendi bilimsel-sınai imkanlarına dayanarak yerli savunma sanayiini geliştirmeyi de öğrendi. Ve tüm bu süreç sekiz yıllık savaşta pişmiş kadrolar tarafından yönetildi. Bu tarihsel arka planın sonuçları son savaşta -ağır kayıplarına rağmen- dirayetli askeri ve siyasi kadroların duruşunda, ABD-İsrail’e ecel terleri döktüren yerli üretim füze ve dron teknolojilerinde, nihayet İran’ın “umulanın ötesinde” dayanıklılığında görüldü.
Bizim cenahta şöyle bir görüş ileri sürülüyor: İran despotik gerici bir rejim olduğuna göre yürüttüğü savaşa da bu özelliği damgasını vurur. Yani? ABD-İsrail’in emperyalist saldırganlığını lanetliyoruz ama İran da kazanmasın. Bu tutum, sapla samanı karıştırması bir yana, en iyimser tabirle izleyicilerini felç edici bir kafa karışıklığına sürükler. İlk yıllarında İran rejiminin devrim ihraç etme -ve bu bağlamda yayılmacı- hevesleri olmuş olabilir. Çok kısa sürede Ortadoğu ve dünya güç dengelerinin sınırlarına çarpmakla kalmadı bu hevesler, kendi gücünün sınırlarını da görmüş oldu. Politikada nesnel gerçekler ve eylemler hesaba katılır, hevesler en fazla bir kenara not edilir. İran’ın Lübnan Hizbullahı, Hamas, Yemen’de Ensarullah ve Irak’ta Haşdi Şabi ile geliştirdiği ilişkiler; 1953 değilse eğer 1979’dan bu yana edindiği tecrübelerden öğrendiği üzere tekrarlanacağı kesin olan ABD-İsrail saldırganlığına karşı ülke sınırları dışında bir savunma hattı kurma amacıyla bağlıdır. Ve bu savunma hattını kurarken ilişkide olduğu güçleri “yayılmacı amaçlarının aleti” olarak “kullanmıyor”. Çünkü politikasının esası yayılamaya değil savunmaya dönüktür. Öte yandan Lübnan Hizbullahı ve diğer güçler kimsenin “vekil gücü” değildir. Şöyle de sorulabilir: İran ile ittifak kurmasaydı ya da hatta İran hiç olmasaydı örneğin Hizbullah’ın ve diğerlerinin uğruna savaşacakları bir meseleleri olmayacak mıydı? İsrail Gazze’de soykırım yaptığında, Lübnan’ı işgal ettiğinde bir “vekil gücün” şaşkınlığı ve demoralizasyonuna mı sürüklendi bahse konu örgütler? FHKC gibi Marksist devrimci bir yapı, merkezinde Hamas’ın durduğu 12 yapıdan mürekkep cepheye katıldığında “ne işiniz var gericilerin yanında” diyeni pek hatırlamıyoruz bizim cenahta; keza Hizbullah ile ittifak yapan Lübnan Komünist Partisi’ni kınayana da pek rastlamadık. Ve tüm bu ittifaklar, cepheler kurulup elde silah savaşırlarken, İran her iki yapının da temel müttefiki ve destekçisiydi. Bu durumda hangi “vekil güçten”, hangi “yayılmacı -alt emperyalist?- politikalardan” söz ediyorsunuz? Bir savaşın ya da Ortadoğu’da olduğu gibi savaşlar silsilesinin karakteri salt savaşan tarafların ideolojik nitelikleriyle ölçülemez; eğer üniversite kantininde, dergi bürosunda genellikle havanda su döven münazaralarla oyalanmıyor, gerçek bir savaştan söz ediyorsak. Dini yapılar bugün veya gelecekte ne yapacak, ne yönde evrilecek meselesi hiçbir zaman hesap dışı tutulmasa da, verili durumda ne yaptıkları, eylemlerinin, yürüttükleri savaşın nesnel sonuçlarının ne olduğu, bunun dünya ve bölge gerçekliğindeki anlamı kesin olarak saptanmadan doğru politik tutum alınamaz. Derdimiz pratik-politik bir hat belirlemek değil de keyfe keder “teorik tartışma” yapmak ya da hiçbir pratik değeri -ve riski- olmayan “politik doğruculuğun” gölgesinde yatmak ise o başka; o zaman atış serbest!
Uzatmayalım ve açıkça yazalım: İran ve Direniş Ekseni olarak adlandırılan güçlerin yürüttükleri savaşın nesnel sonucu, ABD/İsrail ve emperyalizmin işbirlikçisi gerici........
