menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Fransa’dan Türkiye’ye "yağma" tartışması: Kırılan biz olunca hayat devam ediyordu

5 0
previous day

George Floyd isyanından Fransa’daki eylemlere kadar tekrar tekrar tartışılan, hatta bilinçli olarak tartıştırılan birkaç konu varsa o da “yağma” ve şiddet konusudur. İsyanlar ve kitlesel militan hareketleri doğuran kapitalist sömürü, yoksulluk, ırkçılık ve devlet şiddeti geri plana itilirken eylemcilerin şiddeti ve “yağma” meselesi bilinçli olarak öne çıkartılarak eylemlerin kendisini gölgelemeye çalışılmakta. Türkiye’de de sıkça kullanılan “haklıyken haksız duruma düşmemek” son yıllarda militan eylemler için kendisine “solcu-demokrat" diyenler tarafından bile sık sık dillendiriliyor. Gençliğin öfkesi belirli sınırlar içinde kalması koşuluyla meşru sayılıyor. Kırılan bir vitrin, sabote edilen bir bankamatik, etkisiz hale getirilen sokak kamerası ya da “yağma” diye adlandırılan eylemlerde kimin, neye, hangi ihtiyaç ve amaçlarla yöneldiği geri plana itilerek insanları sokağa çıkaran asıl sebepler birden unutulup “yağma” ve şiddet düzeyleri konuşuluyor. 

Eylemlerde karşımıza çıkan el koyma biçimlerinin “yağma” diye toptan yargılanıp eylemin kendisini kriminalize etmek için kullanıldığı açık. Macron “hiçbir sebep bu yağmayı meşru gösteremez” diye açıklama yapabiliyor. Her şeyden önce burjuva hukukun “yağma” başlığı altında topladığı pratikler aynı toplumsal içeriğe sahip değildir. Üstelik kendi sömürgeci tarihlerini de böyle ortaya koymazlar. Yine de biz burada kitlesel militan eylemlerde açığa çıkan el koyma eylemlerinin reformist solun, burjuva demokratların sık sık eylemi “yağma” konusuyla sulandırmaya çalışmasına karşı bir çift söz söylemeliyiz.  

Kapitalist sömürünün, yoksulluğun ve yoksunluğun temelini anlatmak, çözümünü programatik olarak koymak, devrim-sosyalizm ilişkisi içinde bunun örgütleyicisi olmak şüphesiz komünistlerin görevidir. Ancak hemen hemen her isyanda Türkiye’de solun ortaklaştığı ender konulardan birisi “öncü” eksikliğini tespit etmektir. Dünya bu denli kaynarken, isyanlar peşi sıra patlarken öncü partinin eksikliği de her yerde karşımıza çıkıyor. Durum böyle olunca isyanlarda ya da kitlesel militan eylemlerde yaşananları kategorilendirmek de bir taraftan zorlaşırken bazıları için de kolaylaşıyor. Kitlenin meşru eylemleri, el koyma, şiddet düzeyi gibi meselelerle gölgeleniyor.  

Biz kırılırken bu kadar gürültü kopmamıştı 

Kitlesel militan eylemlerde ve “yağma” diye karşımıza çıkan el koyma biçimlerinin de kendi arasında farklılaştığı açık.  

Birinci el koyma biçimi olarak ihtiyaç duyulan mallara el konulması ve bunların başkalarıyla paylaşılması, hatta bunu örgütlü biçimde yapılması, ihtiyaçlara erişimi sadece “satın alma gücü”yle eşitleyen sistemi fiilen ihlal ederek eylemin içinde ihtiyaç ve dayanışma temelinde başka bir ilişki kurmanın olanaklarını yaratabilir. Bir insanın yalnızca kendisini düşünmeyip başkasının ihtiyacını da gözetmesi, bu davranışa kolektif bir yön kazandırır. Bunun kendiliğinden sosyalist bir bilinç kazandırdığı anlamıyla değil fakat burada gelişebilecek dayanışmayı görmek gerekir. Yan yana olmak ya da birlikte olmak ile birbirimiz için var olduğumuz bir kitlesel militan eylemlerin temelleri bu tarz isyanlarda atılabilir. 

İkinci el koyma biçimi sermayeyi ve devleti temsil eden hedeflere yönelmekte. Büyük mağaza zincirleri, bankalar, lüks markalar, kamu binaları, villalar vb. insanların karşısına gündelik hayatı belirleyen servet ve iktidar ilişkilerinin somut yüzleri olarak çıkar. Bir yanda servet birikirken diğer yanda temel ihtiyaçlarını karşılayamayan insanlar için bu mekânlar, kendilerinden esirgenen hayatın sürekli sergilendiği yerlerdir. Kimin neye erişebildiğini, toplumsal zenginlikten kimin hangi payı alabildiğini her gün yeniden gözümüze sokar. 

Belediyeler, parlamentolar, karakollar, devlet demiryolları, resmi üniformalar dahil devletle ilişkili her şey içine itildiğimiz toplumsal durumun sürdürücüleri olarak görülür. Bu tip yoksulluk ve yoksunluk tabanıyla birleşen isyanlarda her zaman amaç sergilenen zenginliği edinme değil, onun dokunulmazlığına meydan okuyarak parçalamaktır. Gündelik hayatta kendisini güçsüz ve dışlanmış hisseden insanlar, isyan sırasında karşılarında yenilmezmiş gibi duran kurumların sarsılabildiğini deneyimler ve daha ilerisi için heyecan duyar. Bu nedenle bu hedeflere yönelen öfkeyi sınırlarda tutmaya çalışmak, "vandallık" olarak nitelendirmek içerikle kurulan zayıf bağlarla ilgilidir. 

Mülkiyete verilen zarara gösterilen tepkinin, insanların uğradığı yoksunluğa........

© sendika.org