Yalnızlıktan ortaklığa umudun basamakları
Dün akşam dolunay düştü üzerime. Umutla baktım, Karanlığa meydan okuyan tüm etkinliklere, Tüm yürek ve bileklere...
Bugün dünyaya baktığımızda umutsuzluğun neden bu kadar kolay yayıldığını anlamak zor değil. Savaşların, ekonomik krizlerin, siyasal baskıların, yoksulluğun ve eşitsizliğin birbirini izlediği bir dönemden geçiyoruz. İnsanların hayatını doğrudan etkileyen büyük kırılmalar yaşanıyor ve bütün bunlar çoğu zaman gündelik hayatın akışı içinde karşımıza çıkıyor.
Bir kent bombalanıyor, insanlar öldürülüyor, milyonlarca insan yerinden ediliyor; birkaç saat sonra başka bir haber geliyor ve hayat devam ediyor.
Bir süre sonra insanın yaşananlara verdiği tepki değişmeye başlıyor. Dün karşısında öfkelendiğimiz bir görüntü bugün birkaç saniye sonra geçtiğimiz bir haber olabiliyor. Başkasının yoksulluğu, savaşın dehşeti, devletlerin uyguladığı şiddet, insanların çaresizliği giderek olağan görüntüler haline geliyor. Kötülüğün kendisi ortadan kalkmıyor; ona duyduğumuz şaşkınlık azalıyor.
Kötülüğün sıradanlaşması burada başlıyor. Bir toplum için asıl tehlike, insanların her kötülüğü onaylaması değil; yaşananların değiştirilemeyeceğine inanmaya başlamasıdır. Her gün yeni bir felaketle karşılaşan insan, bir noktadan sonra kendisini bu olayların karşısında güçsüz görmeye başlayabilir. Dünya çok büyük, sorunlar çok ağır, güç sahipleri çok güçlüdür. Tek tek insanların yapabileceği hiçbir şey olmadığı düşüncesi böyle zamanlarda kolayca yerleşir; kanıksama ve edilgenlik başlar.
Umutsuzluğun toplumsal etkisi de burada ortaya çıkar. İnsan kendisini etkisiz hissettikçe kendi hayatının sınırlarına çekilir. Geçimini korumaya, ailesini ayakta tutmaya, kendi geleceğini kurtarmaya çalışırken, ortak hayatla arasındaki bağ zayıflar. Başkasının yaşadığı sorun uzaklaşır. Herkes kendi yükünü taşımaya çalışırken, aynı yükü taşıyan insanların birbirlerinden habersiz yaşaması mümkün hale gelir.
Kapitalist toplumun insanları birbirinden koparan yönlerinden biri de budur. Aynı koşullar altında yaşayan, benzer güvencesizliklerle karşılaşan, aynı ekonomik baskıların altında ezilen insanlar çoğu zaman yaşadıkları sorunların ortak bir kaynağı olduğunu göremeyebilirler. Kendi hayatlarında karşılaştıkları güçlükleri kişisel başarısızlıklar olarak değerlendirmeye başlayabilirler.
Bir insanın kendi hayatına başka türlü bakmasını sağlayacak ilk adımlardan biri, yaşadığı şeyin yalnızca kendisine ait olmadığını görmesidir. Bir işçinin düşük ücret nedeniyle yaşadığı sıkıntı, başka işçilerin yaşadıklarından bağımsız değildir. Bir öğrencinin geleceğe ilişkin kaygısı, aynı kaygıyı taşıyan yüz binlerce gençten kopuk değildir. Bir ailenin geçinememesi, onun kişisel becerileriyle açıklanabilecek bir durum değildir. Kişisel görünen deneyimlerin ortaklığı ortaya çıktığında, toplumsal olan görünür hale gelir.
Yalnızlıktan ortaklığa
İnsanları bir araya getirmek, onlara hazır cevaplar vermeden önce birbirlerinin hayatlarına ulaşmalarını sağlamakla mümkün. İnsanların yaşadıklarını anlatabilecekleri, başkalarının yaşadıklarını duyabilecekleri, ortak sorunları birlikte düşünebilecekleri alanlara ihtiyaç var.
İnsan kendisini çevresindeki insanlardan kopuk hissettiğinde, aynı koşulları paylaşan insanların varlığı bile yeterince güç vermeyebilir. Aynı işyerinde çalışan, aynı mahallede yaşayan, aynı okulda okuyan insanlar birbirlerinin hayatından tamamen habersiz olabilirler. Fiziksel yakınlık vardır fakat ortak bir hayat duygusu oluşmamıştır.
Bu bağı kurmak başlı başına politik bir iştir. Bir insanın derdini dinlemek, onun yaşadıklarını başkalarının yaşadıklarıyla buluşturmak, ortak bir sorun etrafında insanları yan yana getirmek ve birlikte hareket edebileceklerini göstermek toplumsal gücün oluşmasına katkı verir. Büyük değişimlerin arkasında çoğu zaman görünmeyen bu ilişkiler bulunur.
Örgütlenmeyi de bu zeminde düşünmek gerekiyor. Örgütlenme, insanları belli bir çağrı üzerine bir araya getirmekten ibaret değildir. Birbirini tanıyan, birbirine güvenen, birlikte düşünebilen ve gerektiğinde birbirinin yanında durabilen insanların çoğalmasıdır. Bir kişinin yaşadığı haksızlık karşısında başka insanların “bu bizi ilgilendiriyor” diyebilmesidir.
Bu ilişki kurulmadığında, en güçlü politik fikirler bile insanların hayatına yeterince dokunamayabilir. İnsanlar, kendilerini içinde görmedikleri bir sözün peşinden uzun süre yürüyemezler. Kendi deneyimleriyle ilişki kuramadıkları bir mücadeleyi dışarıdan izlemekle yetinebilirler.
Bugün umudu büyütmek isteyen herkesin önce insanlara ulaşmayı öğrenmesi gerekiyor. İnsanların yaşadığı yerlere, çalıştığı alanlara,........
