menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Marks’tan izlekler eşliğinde yabancılaşma

26 0
18.04.2026

İnsan postmodern iklimin sağanağına yakalandı mı Hiçbir şey ifade etmemeye başlıyor Ne bildikleri ne de öğrenecekleri. Nerede duruyor olursa olsun, Baştacı ediyor en koyu bireyciliği. Ve tek amaç haline getiriyor “ben”ini beslemeyi. Başka türlü nasıl açıklanır Hiçbir çağda görülmemiş boyuttaki Bu ego şişmesi?

Doğadan kopuştan dijital rızaya insanlaşma sorunu

Yabancılaşma, modern düşüncenin en eski ama aynı zamanda en güncel kavramlarından biridir. İnsan kendisine, emeğine, doğaya ve diğer insanlara yabancılaştığını ilk kez bugün fark etmiş değildir; fakat bugün bu yabancılaşma, önceki tarihsel biçimlerinden farklı olarak daha derin, daha yaygın ve daha görünmez bir hâl almıştır. Marx’ın ilk metinlerinde temel bir kavram olarak beliren yabancılaşma, yalnızca bir iktisadî durumun tanımı değil; aynı zamanda insanın kendi dünyasıyla kurduğu ilişkinin bozulmasının da adıdır.

Marx’ın eleştirisinin gücü, yabancılaşmayı salt ahlâkî bir çürüme ya da bireysel bir eksiklik olarak değil, tarihsel ve toplumsal ilişkilerin ürünü olarak kavramasında yatar. İnsan, kendi yarattığı üretim ilişkileri içinde, kendi emeğinin ve yaşamının karşısında edilgen bir varlığa dönüşmektedir. Bugün bu süreç sona ermiş değildir; tersine, yeni biçimler kazanarak ve derinleşerek sürmektedir. Yabancılaşma artık yalnızca emek sürecinde değil; gündelik yaşamda, iletişimde, kimlikte ve hatta umut dünyasında bile kendini göstermektedir.

Bu çalışma, Marx’tan hareketle yabancılaşmanın tarihsel izleklerini takip ederken, onun bugünkü biçimlerini de değerlendirmeyi amaçlamaktadır.

İlk kopuş: Doğadan yabancılaşma

Yabancılaşma, çoğu zaman modern sanayi toplumuyla başlatılır; halbuki insanın kendisine yabancılaşmasının ilk momenti, çok daha eski bir kırılmaya, doğadan kopuşa dayanır. İnsan, tarihsel süreç içerisinde doğanın bir parçası olmaktan çıkıp, kendisini doğanın karşısına konumlandırdığında, yabancılaşmanın ilk eşiği aşılmış olur. Bu kopuş, ilk bakışta insanlaşmanın zorunlu bir koşulu gibi görünür; çünkü insan, doğayı dönüştürerek, ona anlam yükleyerek ve kendi dünyasını kurarak tarihsel bir varlık hâline gelir. Ancak tam da bu noktada, insanın kurduğu dünya giderek kendisine yabancı bir güç olarak geri dönmeye başlar.

Marx ve Engels için insan, doğayla dolaysız bir uyum içinde yaşayan edilgen bir varlık değildir. İnsan, doğayı dönüştüren, ona emek yoluyla biçim veren etkin bir varlıktır. Engels’in Doğanın Diyalektiği’nde vurguladığı gibi insan, doğa üzerinde egemenlik kurduğunu düşündüğü ölçüde, aslında doğanın zorunluluklarına daha derinden bağlanır. Doğaya hükmetme fikri, insanın kendisini doğanın efendisi olarak görmesine yol açar; fakat bu “efendilik”, kısa sürede doğaya ve dolayısıyla insanın kendi varoluş koşullarına yönelen bir tahribata dönüşür.

Bu ilk yabancılaşma biçimi, mutlak anlamda olumsuz bir kırılma değildir. İnsan, doğadan belirli ölçülerde kopmadan, kendisini bilinçli ve tarihsel bir özne olarak kuramaz. Ancak sorun, bu kopuşun sınır tanımaz hâle gelmesinde ortaya çıkar. Doğa, insan için artık ortak bir yaşam alanı değil; sömürülecek, tüketilecek ve denetlenecek bir nesneye indirgenir. İnsan, doğayla kurduğu ilişkinin karşılıklı ve yaşamsal karakterini unuttukça, kendi varoluşunun maddi temellerine de yabancılaşır.

Marx’ın ilk dönem metinlerinde dile getirdiği gibi insan, ancak doğayla kurduğu ilişkide kendisini gerçekleştirir. Doğa, insanın “organik bedeni”dir; insan, doğayı tahrip ettikçe, aslında kendi yaşamını da tahrip eder. Yabancılaşma, yalnızca bilinçte ya da toplumsal ilişkilerde değil, insanın maddi varoluş koşullarında da derinleşir.

Bugün doğadan yabancılaşma, salt ekolojik krizler ya da çevre felaketleri üzerinden okunamaz. Bu yabancılaşma, insanın gündelik yaşamındaki en sıradan deneyimlere kadar sızmıştır. Doğa, artık yaşanan bir dünya değil; izlenen bir manzara, tüketilen bir imaj ya da dijital olarak dolaşıma sokulan bir “araç” hâline gelmiştir. İnsan, doğayı korumaktan söz ederken bile, çoğu zaman onu kendi dışındaki bir nesne gibi düşünür.

Doğadan yabancılaşma, bu anlamıyla, insanın kendisine yabancılaşmasının ilk adımıdır. İnsan, doğayla kurduğu ilişkiyi araçsal ve tek yönlü hâle getirdiğinde, kendi varoluşunu da aynı ölçüde araçsallaştırır. Bu kopuş, daha sonra emek sürecinde derinleşecek, toplumsal ilişkilerde katılaşacak ve nihayet insanın kendi kendisiyle kurduğu ilişkiye kadar uzanacaktır.

İkinci kırılma: Emeğin yabancılaşması

Doğadan kopuş, insanın tarihsel serüveninde ilk eşiği oluşturur; ancak yabancılaşmanın gerçek anlamda toplumsal ve yıkıcı bir karakter kazanması, emeğin yabancılaşmasıyla birlikte başlar. Marx’ın özgün katkısı tam da bu noktada belirginleşir; yabancılaşma artık yalnızca insan ile doğa arasındaki bir mesafe değil, insanın kendi etkinliğiyle, kendi üretici gücüyle ve nihayet kendi özüyle kurduğu ilişkinin bozulmasıdır.

Marx’a göre emek, insanın kendisini dünyada gerçekleştirme biçimidir. İnsan, emek yoluyla doğayı dönüştürürken; aynı süreçte kendisini de üretir. Ne var ki kapitalist üretim ilişkileri içinde emek, insanın özgür etkinliği olmaktan çıkar ve zorunlu, dışsal bir faaliyete dönüşür. İşçi, emeğini ortaya koyduğu anda, bu emek artık ona ait değildir; ürün, üreticinin karşısına yabancı bir güç olarak dikilir. Marx’ın 1844 El Yazmaları’nda vurguladığı gibi, işçi ne kadar çok üretirse, kendisi o kadar yoksullaşır; zira ürettiği dünya, onun dünyası olmaktan çıkar.

Bu yabancılaşma yalnızca üretilen nesnede somutlaşmaz. Asıl kırılma, emeğin bizzat kendisinde gerçekleşir. Emek, işçinin kendisini ifade ettiği bir alan değil, kendisinden uzaklaştığı bir süreç hâline gelir. Çalışma, yaşamın devamı için katlanılması gereken bir zorunluluk olurken, insanın gerçek yaşamı emeğin dışına itilmiş olur. Marx’a göre insan ancak çalışmadığında kendisini “evinde” hisseder; çalışırken ise kendisine yabancılaşır.

Engels’in kapitalist sanayiye dair gözlemleri, bu sürecin salt bireysel bir deneyim olmadığını gösterir. Fabrika, emeği parçalara ayırarak, insanın üretim süreci üzerindeki bütünlüklü kavrayışını ortadan kaldırır. İşçi, artık bir bütünün yaratıcısı değil, mekanik bir işlevin taşıyıcısıdır. Böylece insan, kendi üretici gücünü tanıyamaz hâle gelir; emeğin toplumsal karakteri, birey açısından belirsizleşir.

Emeğin yabancılaşması, insanın kendisine yabancılaşmasının en derin biçimlerinden biridir; çünkü burada insan, kendi etkinliğini karşısında bir yabancı gibi bulur. Üretim süreci insanı güçlendirmek yerine zayıflatır; insan, kendi yarattığı toplumsal güçlerin egemenliği altına girer. Kapitalizmde sorun, yalnızca sömürü değildir; sömürü, bu yabancılaşmanın maddi sonucudur. Daha temel olan, insanın kendi yaşamını belirleme yetisini yitirmesidir.

Bugün bu süreç sona ermiş değildir. Aksine, emek giderek daha soyut, daha güvencesiz........

© sendika.org