Marks’tan izlekler eşliğinde yabancılaşma
İnsan postmodern iklimin sağanağına yakalandı mı Hiçbir şey ifade etmemeye başlıyor Ne bildikleri ne de öğrenecekleri. Nerede duruyor olursa olsun, Baştacı ediyor en koyu bireyciliği. Ve tek amaç haline getiriyor “ben”ini beslemeyi. Başka türlü nasıl açıklanır Hiçbir çağda görülmemiş boyuttaki Bu ego şişmesi?
Doğadan kopuştan dijital rızaya insanlaşma sorunu
Yabancılaşma, modern düşüncenin en eski ama aynı zamanda en güncel kavramlarından biridir. İnsan kendisine, emeğine, doğaya ve diğer insanlara yabancılaştığını ilk kez bugün fark etmiş değildir; fakat bugün bu yabancılaşma, önceki tarihsel biçimlerinden farklı olarak daha derin, daha yaygın ve daha görünmez bir hâl almıştır. Marx’ın ilk metinlerinde temel bir kavram olarak beliren yabancılaşma, yalnızca bir iktisadî durumun tanımı değil; aynı zamanda insanın kendi dünyasıyla kurduğu ilişkinin bozulmasının da adıdır.
Marx’ın eleştirisinin gücü, yabancılaşmayı salt ahlâkî bir çürüme ya da bireysel bir eksiklik olarak değil, tarihsel ve toplumsal ilişkilerin ürünü olarak kavramasında yatar. İnsan, kendi yarattığı üretim ilişkileri içinde, kendi emeğinin ve yaşamının karşısında edilgen bir varlığa dönüşmektedir. Bugün bu süreç sona ermiş değildir; tersine, yeni biçimler kazanarak ve derinleşerek sürmektedir. Yabancılaşma artık yalnızca emek sürecinde değil; gündelik yaşamda, iletişimde, kimlikte ve hatta umut dünyasında bile kendini göstermektedir.
Bu çalışma, Marx’tan hareketle yabancılaşmanın tarihsel izleklerini takip ederken, onun bugünkü biçimlerini de değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
İlk kopuş: Doğadan yabancılaşma
Yabancılaşma, çoğu zaman modern sanayi toplumuyla başlatılır; halbuki insanın kendisine yabancılaşmasının ilk momenti, çok daha eski bir kırılmaya, doğadan kopuşa dayanır. İnsan, tarihsel süreç içerisinde doğanın bir parçası olmaktan çıkıp, kendisini doğanın karşısına konumlandırdığında, yabancılaşmanın ilk eşiği aşılmış olur. Bu kopuş, ilk bakışta insanlaşmanın zorunlu bir koşulu gibi görünür; çünkü insan, doğayı dönüştürerek, ona anlam yükleyerek ve kendi dünyasını kurarak tarihsel bir varlık hâline gelir. Ancak tam da bu noktada, insanın kurduğu dünya giderek kendisine yabancı bir güç olarak geri dönmeye başlar.
Marx ve Engels için insan, doğayla dolaysız bir uyum içinde yaşayan edilgen bir varlık değildir. İnsan, doğayı dönüştüren, ona emek yoluyla biçim veren etkin bir varlıktır. Engels’in Doğanın Diyalektiği’nde vurguladığı gibi insan, doğa üzerinde egemenlik kurduğunu düşündüğü ölçüde, aslında doğanın zorunluluklarına daha derinden bağlanır. Doğaya hükmetme fikri, insanın kendisini doğanın efendisi olarak görmesine yol açar; fakat bu “efendilik”, kısa sürede doğaya ve dolayısıyla insanın kendi varoluş koşullarına yönelen bir tahribata dönüşür.
Bu ilk yabancılaşma biçimi, mutlak anlamda olumsuz bir kırılma değildir. İnsan, doğadan belirli ölçülerde kopmadan, kendisini bilinçli ve tarihsel bir özne olarak kuramaz. Ancak sorun, bu kopuşun sınır tanımaz hâle gelmesinde ortaya çıkar. Doğa, insan için artık ortak bir yaşam alanı değil; sömürülecek, tüketilecek ve denetlenecek bir nesneye indirgenir. İnsan, doğayla kurduğu ilişkinin karşılıklı ve yaşamsal karakterini unuttukça, kendi varoluşunun maddi temellerine de yabancılaşır.
Marx’ın ilk dönem metinlerinde dile getirdiği gibi insan, ancak doğayla kurduğu ilişkide kendisini gerçekleştirir. Doğa, insanın “organik bedeni”dir; insan, doğayı tahrip ettikçe, aslında kendi yaşamını da tahrip eder. Yabancılaşma, yalnızca bilinçte ya da toplumsal ilişkilerde değil, insanın maddi varoluş koşullarında da derinleşir.
Bugün doğadan yabancılaşma, salt ekolojik krizler ya da çevre felaketleri üzerinden okunamaz. Bu yabancılaşma, insanın gündelik yaşamındaki en sıradan deneyimlere kadar sızmıştır. Doğa, artık yaşanan bir dünya değil; izlenen bir manzara, tüketilen bir imaj ya da dijital olarak dolaşıma sokulan bir “araç” hâline gelmiştir. İnsan, doğayı korumaktan söz ederken bile, çoğu zaman onu kendi dışındaki bir nesne gibi düşünür.
Doğadan yabancılaşma, bu anlamıyla, insanın kendisine yabancılaşmasının ilk adımıdır. İnsan, doğayla kurduğu ilişkiyi araçsal ve tek yönlü hâle getirdiğinde, kendi varoluşunu da aynı ölçüde araçsallaştırır. Bu kopuş, daha sonra emek sürecinde derinleşecek, toplumsal ilişkilerde katılaşacak ve nihayet insanın kendi kendisiyle kurduğu ilişkiye kadar uzanacaktır.
İkinci kırılma: Emeğin yabancılaşması
Doğadan kopuş, insanın tarihsel serüveninde ilk eşiği oluşturur; ancak yabancılaşmanın gerçek anlamda toplumsal ve yıkıcı bir karakter kazanması, emeğin yabancılaşmasıyla birlikte başlar. Marx’ın özgün katkısı tam da bu noktada belirginleşir; yabancılaşma artık yalnızca insan ile doğa arasındaki bir mesafe değil, insanın kendi etkinliğiyle, kendi üretici gücüyle ve nihayet kendi özüyle kurduğu ilişkinin bozulmasıdır.
Marx’a göre emek, insanın kendisini dünyada gerçekleştirme biçimidir. İnsan, emek yoluyla doğayı dönüştürürken; aynı süreçte kendisini de üretir. Ne var ki kapitalist üretim ilişkileri içinde emek, insanın özgür etkinliği olmaktan çıkar ve zorunlu, dışsal bir faaliyete dönüşür. İşçi, emeğini ortaya koyduğu anda, bu emek artık ona ait değildir; ürün, üreticinin karşısına yabancı bir güç olarak dikilir. Marx’ın 1844 El Yazmaları’nda vurguladığı gibi, işçi ne kadar çok üretirse, kendisi o kadar yoksullaşır; zira ürettiği dünya, onun dünyası olmaktan çıkar.
Bu yabancılaşma yalnızca üretilen nesnede somutlaşmaz. Asıl kırılma, emeğin bizzat kendisinde gerçekleşir. Emek, işçinin kendisini ifade ettiği bir alan değil, kendisinden uzaklaştığı bir süreç hâline gelir. Çalışma, yaşamın devamı için katlanılması gereken bir zorunluluk olurken, insanın gerçek yaşamı emeğin dışına itilmiş olur. Marx’a göre insan ancak çalışmadığında kendisini “evinde” hisseder; çalışırken ise kendisine yabancılaşır.
Engels’in kapitalist sanayiye dair gözlemleri, bu sürecin salt bireysel bir deneyim olmadığını gösterir. Fabrika, emeği parçalara ayırarak, insanın üretim süreci üzerindeki bütünlüklü kavrayışını ortadan kaldırır. İşçi, artık bir bütünün yaratıcısı değil, mekanik bir işlevin taşıyıcısıdır. Böylece insan, kendi üretici gücünü tanıyamaz hâle gelir; emeğin toplumsal karakteri, birey açısından belirsizleşir.
Emeğin yabancılaşması, insanın kendisine yabancılaşmasının en derin biçimlerinden biridir; çünkü burada insan, kendi etkinliğini karşısında bir yabancı gibi bulur. Üretim süreci insanı güçlendirmek yerine zayıflatır; insan, kendi yarattığı toplumsal güçlerin egemenliği altına girer. Kapitalizmde sorun, yalnızca sömürü değildir; sömürü, bu yabancılaşmanın maddi sonucudur. Daha temel olan, insanın kendi yaşamını belirleme yetisini yitirmesidir.
Bugün bu süreç sona ermiş değildir. Aksine, emek giderek daha soyut, daha güvencesiz ve daha görünmez hâle geldikçe, yabancılaşma da yeni biçimler kazanır. Esnek çalışma, performans ölçütleri, sürekli kendini kanıtlama baskısı; hepsi emeğin yabancılaşmasını derinleştiren çağdaş biçimlerdir. İnsan artık yalnızca ürettiği nesneye değil, kendi zamanına, dikkatine ve hatta duygularına da yabancılaşmaktadır.
Emeğin yabancılaşması, doğadan kopuşla başlayan sürecin toplumsal bir düğüm noktasına ulaştığı yerdir. İnsan, artık yalnızca doğaya değil, kendi emeğine ve dolayısıyla kendi insanî özüne de mesafelidir. Bu yabancılaşma, bir sonraki aşamada toplumsal ilişkilerin tamamına yayılacak; insan, başkalarıyla ve kendisiyle kurduğu ilişkide de bu kopuşu yeniden üretecektir.
Gösteri toplumu ve dijital yabancılaşma
Emeğin yabancılaşmasıyla derinleşen kopuş, neoliberal kapitalizmle birlikte yalnızca üretim alanıyla sınırlı kalmaz; gündelik hayatın tamamına yayılır. Yirminci yüzyıl düşüncesi, bu yayılmayı anlamak için yeni kavramsal araçlar geliştirmiştir. Bunların başında, Guy Debord’un “Gösteri Toplumu” kavramı gelir. Debord’a göre modern toplumda yaşanan şey, yalnızca malların dolaşımı değil; imgelerin, temsillerin ve görünüşlerin toplumsal yaşamın yerine geçmesidir. İnsan, artık dünyayı doğrudan deneyimlemez; dünya, ona imgeler aracılığıyla sunulur.
Bu dönüşüm, yabancılaşmayı daha karmaşık ve daha görünmez bir hâle getirir. Marx’ın tarif ettiği emek yabancılaşmasında insan, emeğinin ürününü karşısında yabancı bir nesne olarak bulurken; gösteri toplumunda insan, kendi yaşamını bir temsil olarak izlemeye başlar. Yaşanan ile gösterilen arasındaki mesafe büyür. İnsan, artık yalnızca ürettiği şeye değil, yaşadığı hayata da dışarıdan bakar.
Dijital teknolojiler ve sosyal medya bu süreci niteliksel olarak hızlandırır. Sosyal medya, bireye kendisini ifade etme imkânı sunduğu iddiasıyla ortaya çıksa da çoğu durumda bu ifade, önceden belirlenmiş kalıplar içinde gerçekleşir. Kimlik, deneyim ve hatta duygular; paylaşılabilir, ölçülebilir ve tüketilebilir biçimlere dönüştürülür. İnsan, kendi yaşamını sürdürmekle, onu sunmak arasında giderek daha fazla bölünür. Yaşanan an, çoğu zaman yaşandığı için değil, sergileneceği için anlam kazanır.
Bu noktada yabancılaşma, sadece dışsal bir baskı sonucu ortaya çıkmaz; insan, bu sürecin etkin bir katılımcısı hâline gelir. Gösteri, bireyi zorla dışlamaz; onu davet eder, teşvik eder ve ödüllendirir. Beğeniler, takipçiler ve görünürlük, yeni türden bir değer rejimi oluşturur. İnsan, başkalarının bakışı altında var olurken, kendi deneyimini bu bakışa göre şekillendirir. Böylece özne, kendi yaşamının hem üreticisi hem de izleyicisi hâline gelir.
Bu dijital yabancılaşma, klasik emek yabancılaşmasından farklı olarak, çoğu zaman bir yoksunluk değil, bir fazlalık duygusu yaratır. Sürekli bağlantı, sürekli ifade ve sürekli görünürlük; insanı yalnızlaştırmaz gibi görünür. Oysa bu fazlalık, derin bir boşluk hissi üretir. İlişkiler çoğaldıkça yüzeyselleşir; iletişim hızlandıkça anlam aşınır. İnsan, başkalarıyla temas hâlinde olmasına rağmen, kendisiyle temasını yitirir.
Herbert Marcuse’a göre, ‘geç kapitalizm’ olarak adlandırılan dönemde baskı, yalnızca yasak ve zor yoluyla değil; aynı zamanda haz ve uyum üzerinden de yeniden üretilir. Dijital yabancılaşma, tam da bu uyumun içinden işler. İnsan, kendisine sunulan biçimleri özgürlük olarak algılarken, bu biçimlerin sınırlarını sorgulamaz. Böylece yabancılaşma, bir dayatma olmaktan çıkar; içselleştirilen bir yaşam tarzına dönüşür.
Gösteri toplumunda yabancılaşmanın en çarpıcı yönü, onun sıradanlaşmasıdır. İnsan artık yabancılaştığını fark etmez; çünkü yabancılaşma, normal olanın ta kendisi hâline gelmiştir. Kimlik, sabit bir öz değil; güncellenmesi gereken bir profil olarak deneyimlenir. İnsan, kendisini yaşamak yerine yönetir.
Yabancılaşmanın içselleştirilmesi ve öznenin rıza üretimi
Yabancılaşmanın günümüzde aldığı en belirleyici biçim, artık dışsal bir zorunluluk olmaktan çıkıp içsel bir kabul hâline gelmesidir. Marx’ın erken dönem metinlerinde yabancılaşma, insanın kendi emeği karşısında güçsüzleşmesi olarak betimlenirken, çağdaş kapitalizmde bu güçsüzlük çoğu zaman bir kayıp duygusu olarak değil, “doğal düzen”in bir parçası olarak deneyimlenir. Yabancılaşma, itiraz edilen bir durum olmaktan çok, içinde yaşanan ve yeniden üretilen bir norm hâline gelir.
Bu dönüşümün merkezinde rıza üretimi yer alır. Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramıyla işaret ettiği gibi, egemenlik yalnızca baskı aygıtlarıyla değil, insanların dünyayı algılama ve anlamlandırma biçimleri üzerinden kurulur. İnsan, kendisini sınırlayan koşulları çoğu zaman dışsal bir tahakküm olarak değil, kişisel tercihlerin sonucu olarak algılar. Böylece yabancılaşma, öznenin kendi seçimi gibi görünür.
Marcuse’un ‘geç kapitalizm’ olarak kavramsallaştırdığı toplumda birey, özgür olduğu düşüncesiyle hareket eder; ancak bu özgürlük, önceden belirlenmiş seçenekler arasında tercih yapma imkânıyla sınırlıdır. Marx’ın metalaşma eleştirisinde işaret ettiği gibi, insan ilişkileri şeyler arasındaki ilişkilere dönüştüğünde, bu ilişkilerin tarihsel ve toplumsal niteliği görünmezleşir. Bugün bu görünmezlik, öznenin kendi yaşamına yönelik algısını da şekillendirir. İnsan, başarısını ya da başarısızlığını yapısal koşullarla değil, bireysel yeterlilikle açıklar.
Louis Althusser’in ideoloji kuramı bu noktada ön açıcıdır. İdeoloji, bireyleri özne olarak çağırır; insan, kendisine seslenildiğini hissederek toplumsal düzenin içine yerleşir. Bu çağrı, çoğu zaman özgürlük, mutluluk ve kendini gerçekleştirme vaatleriyle yapılır. Öznenin yabancılaşması, tam da bu vaatlerin içselleştirilmesiyle derinleşir. İnsan, kendisini gerçekleştirdiğini düşünürken, aslında önceden tanımlanmış bir özne konumunu yeniden üretir.
Bu içselleştirme süreci, dijital kültürde daha da görünür hâle gelir. İnsan, yalnızca çalışırken değil; eğlenirken, paylaşırken ve kendisini ifade ederken de üretir. Üstelik bu üretim, çoğu zaman karşılıksızdır. Marx’ın artı-değer analizinde işaret ettiği sömürü mantığı, burada yeni bir biçim kazanır. İnsan, kendi dikkatini, zamanını ve duygularını metalaştırır. Ancak bunu bir sömürü ilişkisi olarak değil, kişisel bir kazanım olarak algılar.
Bu noktada yabancılaşma, öznenin kendisiyle kurduğu ilişkiyi dönüştürür. İnsan, kendi değerini sürekli ölçmek, görünür kılmak ve kanıtlamak zorunda hisseder. Beğeni sayıları, performans göstergeleri ve başarı anlatıları; insanın kendisini dışarıdan değerlendirmesine yol açar. Kendi iç dünyası, dışsal ölçütlerin belirlediği bir alana dönüşür.
Herbert Marcuse’un “tek boyutlu insan” kavramı, bu durumu çarpıcı biçimde özetler. Eleştirel düşünce, yerini uyuma bırakır; olumsuzlama yetisi körelir. İnsan, içinde yaşadığı koşulları sorgulamak yerine, onlara uyum sağlamayı öğrenir. Yabancılaşma, artık bir çatlak yaratmaz; tam tersine, düzenin sürekliliğini güvence altına alır.
Ne var ki bu içselleştirme mutlak değildir. Yabancılaşmanın bu kadar derinleşmesi, aynı zamanda bir kırılma potansiyeli de taşır. İnsan, kendi yaşamının neden bu kadar parçalı, hızlanmış ve anlamdan yoksun olduğunu sormaya başladığında, rıza çatlamaya başlar.
Umut ve çıkışsızlık arasındaki gerilim
Marx’ın yabancılaşma eleştirisi, sıklıkla “karamsar bir tablo çizdiği” gerekçesiyle, yalnızca bir yıkım anlatısı olarak okunur. Oysa bu eleştirinin merkezinde, insanın insanlaşma potansiyeline duyulan güçlü bir inanç yer alır. Marx için yabancılaşma, insan doğasının değişmez bir kaderi değil; tarihsel olarak ortaya çıkmış ve yine tarihsel olarak aşılabilir bir durumdur. Bu nedenle yabancılaşmanın teşhisi, aynı zamanda onun aşılmasına yönelik bir imkânın da ifadesidir.
Marx’ın erken dönem metinlerinde insan, “türsel varlık” olarak tanımlanır. Bu kavram, insanın yalnızca bireysel ihtiyaçlarını karşılayan bir canlı değil; başkalarıyla, doğayla ve kendi emeğiyle bilinçli ilişkiler kurabilen bir varlık olduğunu anlatır. Yabancılaşma, bu ilişkilerin parçalanmasıdır. İnsanlaşma ise, bu parçalanmanın aşılmasıyla mümkündür. Burada söz konusu olan şey, geçmişe dönüş değil; daha önce hiç tam olarak gerçekleşmemiş bir potansiyelin açığa çıkmasıdır.
Bu noktada insanlaşmayı “nostaljik bir öz arayışı” olarak görmek yanıltıcıdır. Marx, insanın “öz”ünü tarih dışı bir sabit olarak değil, pratik içinde kurulan bir ilişki olarak düşünür. İnsan, ne olduğu kadar, ne olabileceğiyle tanımlanır. Dolayısıyla insanlaşma, kaybedilmiş bir bütünlüğe geri dönmek değil; yabancılaşmanın bilinciyle yeni bir bütünlük kurmaktır.
Friedrich Engels’in doğa ile ilişki üzerine yaptığı uyarılar, bu süreci daha da somutlaştırır. Engels, insanın doğa üzerindeki egemenliğinin, aynı zamanda doğaya bağımlılığıyla sınırlı olduğunu vurgular. Doğadan kopuş, yalnızca ekolojik bir yıkıma değil; insanın kendi maddi varoluş koşullarını yanlış kavramasına da yol açar. Bugün ekolojik kriz, yabancılaşmanın yalnızca toplumsal değil, gezegensel bir boyut kazandığını gösterir. İnsanlaşma, bu nedenle artık sadece toplumsal ilişkilerin değil, doğayla kurulan ilişkinin de dönüşümünü gerektirir.
Yirminci yüzyılın eleştirel düşünürleri, bu imkânı farklı biçimlerde yeniden düşünmüşlerdir. Ernst Bloch, umudu soyut bir beklenti değil, “henüz-olmayan”ın bilinci olarak kavrar. Umut, pasif bir bekleyiş değil; mevcut olanın içindeki potansiyeli sezme yetisidir. Bu bakımdan umut, yabancılaşmanın inkârı değil; onun içinden doğan bir karşı-harekettir.
Bugün insanlaşma fikri, çoğu zaman “gerçekçi olmayan” bir ideal olarak yaftalanır. Oysa bu yargı, mevcut düzenin kendisini değişmez kabul etmesinin bir sonucudur. Yabancılaşmanın bu denli normalleştiği bir dünyada, insanlaşmayı düşünmek bile radikal bir eylem hâline gelir. İnsan, kendisini yalnızca performans, tüketim ve görünürlük üzerinden tanımlamayı reddettiği anda, yabancılaşmaya karşı bir mesafe koymaya başlar.
Bu mesafe, büyük kopuşlar ya da ani devrimci sıçramalar biçiminde ortaya çıkmak zorunda değildir. Marx’ın vurguladığı gibi, insanlar tarihi seçtikleri koşullarda değil; verili koşullar altında yaparlar. İnsanlaşma, bu verili koşullar içinde, onları aşmaya yönelik bilinçli pratiklerle mümkün olabilir. Dayanışma, kolektif üretim biçimleri, anlamlı emek ve doğayla yeniden kurulan ilişkiler; yabancılaşmanın mutlak olmadığını gösteren çatlaklardır.
Özetle, Marx’ta insanlaşma ne bir nostalji ne de saf bir ütopyadır. O, yabancılaşmanın tarihsel eleştirisiyle birlikte düşünülen bir imkândır. Bugün bu imkân, geçmişe bakarak değil; bugünün çelişkilerini ciddiye alarak yeniden kurulabilir. Yabancılaşmanın bu kadar derinleştiği bir çağda, insanlaşma sorusu hâlâ belki de hiç olmadığı kadar canlıdır.
Yabancılaşmaya karşı insanlaşma
Yabancılaşma, bugün artık yalnızca işçinin emeğiyle kurduğu ilişkinin bozulması değildir; insanın dünyayla kurduğu bütün bağların çözülmesidir. Marx’ın döneminde yabancılaşma, fabrikanın gürültüsünde ve üretim bandının ritminde görünürken; bugün ekranların ışığında, algoritmaların akışında ve gönüllü teşhirin gündelik alışkanlıklarında işlerlik kazanır. Yabancılaşma artık büyük ölçüde içselleştirilmiş bir yaşam biçimidir.
Bu noktada sorun, yabancılaşmanın var olup olmadığı değil; onun ne ölçüde doğallaştırıldığıdır. Marx’ın “insanın kendi ürünlerinin egemenliği altına girmesi” olarak tarif ettiği süreç, bugün daha incelmiş bir hâl almıştır. İnsan yalnızca ürettikleri tarafından değil, paylaştıkları, tükettikleri ve temsil ettikleri tarafından da yönetilmektedir. Guy Debord’un işaret ettiği gibi, modern toplumda “yaşanan her şey temsile dönüşür”; fakat bugün bu temsil, dışsal bir baskıdan çok, öznenin kendi rızasıyla yeniden üretilir.
İnsan, kendisini tüketimle, performansla ve görünürlükle tanımlamaya başladığında; özgürleştiğini sanırken, aslında kendi daraltılmış varoluşuna uyum sağlar. Herbert Marcuse’un ifadesiyle birey, “tek boyutlu” hâle gelir; çelişkiyi hisseder ama onu aşma kapasitesini kaybeder.
Tam da bu noktada, insanlaşma meselesi politik bir zorunluluk olarak yeniden ortaya çıkar. İnsanlaşma, bireysel bir içsel arınma değil; dünyayla kurulan ilişkinin dönüştürülmesidir. Marx’ın insanı “türsel varlık” olarak düşünmesi, bugünün koşullarında hâlâ güçlü bir çağrı taşır. İnsan, yalnızca kendisi için değil, başkalarıyla birlikte ve doğayla ilişkisi içinde insandır. Yabancılaşma bu bağları koparır; insanlaşma ise onları yeniden kurma cesaretidir.
Bu cesaret, nostaljik bir geçmişe dönüş arzusundan değil; bugünün yetersizliğinin farkındalığından doğar. İnsanlaşma, kaybedilmiş bir özü aramak değil, henüz gerçekleşmemiş bir imkânı savunmaktır. Ernst Bloch’un “Umut İlkesi” tam da burada anlam kazanır. Umut, mevcut olanı olumlamak değil; onun eksikliğini ciddiye almaktır.
Politik olan da tam olarak burada başlar. Yabancılaşmaya karşı çıkmak, yalnızca sistemi eleştirmek değil; onun dayattığı özne biçimini reddetmektir. Daha yavaş, daha dayanışmacı, daha anlamlı yaşam biçimleri talep etmek; emeğin, zamanın ve ilişkinin yeniden sahiplenilmesi demektir. Bu talepler, büyük anlatılar kadar küçük pratiklerde de filizlenir.
Özetle yabancılaşma, insanın kaderi değildir. O, belirli tarihsel koşulların ürünüdür ve bu koşullar değiştirilebilir. Marx’ın en güçlü mirası da burada yatar. İnsan, kendi yarattığı dünyayı yeniden kurma kapasitesine sahiptir. Bugün bu kapasite, belki hiç olmadığı kadar bastırılmıştır; ama aynı ölçüde gereklidir.
İnsanlaşma, artık bir lüks değil; varoluşsal ve politik bir zorunluluktur. Yabancılaşmanın bu denli içselleştirildiği bir çağda, insan kalmak başlı başına bir karşı duruştur.
