menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

AKP neden ANAP olmadı?

11 0
24.07.2026

Kökleri, AP’de barındırılmayan bir grup “dinci”ye dayanan bir hareket Türkiye’yi yirmi dört yıldır yönetiyor. Dile kolay artık çeyrek asır olacak. 1950’ye kadar olan fiilî hâli hesaba katarsak tek parti dönemi süresine yaklaşan uzun bir süreç. Türkiye’yi baştan sona yeniden düzenlemek için gayet yeterli bir zaman.

AKP’den önce Türkiye’de Demirel’in (1965-1971) ve Özal’ın da (1983-1991) tek parti iktidarları hüküm sürmüştü. Her iki örneğin de sağ iktidarlar oluşu Türkiye’de devlet-siyaset-toplum kodlarına dair bir veri sunuyor olsa gerek. Üstelik bunlardan ilki siyaseten yahut siyasetin bir cephesi açısından hayli dramatik bir vakadır. 27 Mayıs müdahalesinden sonra gerçekleştirilen ikinci seçimde iktidardan alaşağı edilen DP’nin vârisleri yönetime geri dönerler. Zaten 27 Mayıs’ı Türk siyasi tarihinde bir tür “sapma” olarak değerlendirmek hayli olanaklı.[1] ANAP’sa 1983’te yine askerlere rağmen fakat darbeyle de doğrudan işbirliği yapmış bir figürün önderliğinde tek başına iktidarı almıştı. ANAP’ın ilk yıllarında cuntanın hâlâ etkisi sürdüğü için neredeyse ‘89’a kadar olan bir dönemi aslında “melez bir iktidar” diye de varsaymak gerekiyor.[2]

Özal’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde bu makamı hemen hemen sembolik olan çehresinden çıkarıp fiilî bir başkanlık rejimi örmeye çalıştığı biliniyor. Bunda bir ölçüde başarılı da oldu. O dönemin işçi eylemlerinde sloganların hedefi Başbakan Akbulut değil “Çankaya’nın şişmanı”ydı örneğin. Akbulut sadece bir fıkra kahramanı olarak kalmış, kongrede de makamlarını Mesut Yılmaz’a bırakmıştır zaten.

Demirel[3], Sezer ya da Gül için düşünemeyeceğimiz düzeyde bir siyasallığın Özal için mümkün olabilmesi ANAP iktidarının AKP/ Erdoğan iktidarına çokça benzeyen yönü. Lâkin bu tablo, daha Özal hayattayken ve Çankaya’dayken yerle bir oldu ve 1991’de bol keseden demokrasi vaatleriyle Demirel-İnönü hükümeti kuruldu. Burada bilinmesi ya da hatırlanması, göz önünde tutulması gereken nokta, Özal hükümetinin zaten en geç 1987’den itibaren sallanmaya başladığı hakikatidir. Bunu gören Özal, Meclis'teki çoğunluktan yararlanarak kendini Çankaya’ya atmış ve siyasal ömrünü uzatmıştır. Lâkin biyolojik ömrü hâlâ tartışılan ölümüyle uzun sürmemiş, “icraatçi” ve fanatik neoliberal Özal’a koltuğunun keyfini süremeden emrihak vâki olmuştu. Yaşasaydı da istediklerini gerçekleştiremeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliyoruz.

Peki Özal’ın tam olarak beceremediğini Erdoğan nasıl becerdi? Daha önce, Özal’ınkinden -toplumsal taban itibariyle ve Bayar figürünün varlığıyla- daha güçlü bir iktidar olan DP’nin diktatörlük inşası da akim kalmıştı. Erdoğan bunu Türkiye gibi bir ülkede nasıl başarabildi?

AKP için her daim beklenen son yani ANAP’laşma nasıl savuşturulabildi?

Değişen Türkiye, değişen siyaset alanı, değişen ihtiyaçlar

AKP’nin ANAP’laşacağını söyleyenler aslında pek de mantıksız bir şey söylemiyorlardı. Bir “koalisyon” ve tek adam partisi olarak AKP’nin malzemesi bu tür hızlı dağılmaya pekâlâ açıktı. Dolayısıyla bunu dillendirenlerin siyaset bilmediklerini söyleyemiyoruz. Ama bir şartla: Eğer bu ANAP’laşmayı salt Erdoğan figürünün var olmadığı bir konjonktür için öne sürüyorsak.

Fakat AKP iktidarının sürekliliği yalnızca Erdoğan’ın güçlü varlığıyla da açıklanabilir değil. Bu durumu yaratan dış koşullar da söz konusu. Doksanlarda Türk siyaseti depremler yaşamakta ve yeniden dizayn edilmekteydi. Bir sürekli krizler dönemi biçiminde cereyan eden bu yıllar bugünün kurucu momenti, ön yılları olarak okunmalı. Türkiye’nin “Küçük ’70’leri” olan doksanlar ürettiği “istikrarsızlık” sarmalıyla AKP’nin “alternatifsizliği”nin motoru olma işlevi görecektir.

Kürt savaşına karşı ilk şoktan sonra dizginsiz şiddetinin kurumsallaştığı bu yıllarda yakın zamanda geri dönmüş olan eskimiş siyasiler bitimsiz ekonomik/ politik krizin etkisiyle artık itibar yitirmişlerdi. Bu siyasal alanda yeşeren sağlı sollu radikal hareketler de “müesses nizam” tarafından biçildi ya da ehlileştirildi. Göreli bir yükselme dönemi yaşayan devrimci hareket 1992-‘93’ten itibaren ağır yaralar aldı, Gazi ayaklanmasıyla zirveye çıkan militan-kitlesel öfke kendi sınırlarına çarptıktan sonra 19 Aralık katliamıyla budandı, etkisizleştirildi. “Devrimci demokrasi bitti” diye ilan edilen bu atmosferden devrimcilerin yerine etkili, daha yumuşak bir sosyalist hareket de çıkamadı. Zira Türkiye solunun ’71 sonrası kodlarında bu zaten epey zayıflamış, 12 Eylül’den sonraysa mecburen yönelinmiş bir siyaset biçimiydi.[4]

MHP, ’80 öncesine göre bir miktar palazlanmıştı. Özellikle üniversitelerde çatışmanın bir parçası olsa da medyanın verdiği gazla daha ılımlı bir hareket biçiminde topluma paketlenip, pazarlanıyordu. Ilımlı oluşun göstergeleri Bahçeli’nin beyaz çorap giymemek, bıyık bırakmamak gibi sembolik emirleridir. Bir nevi ülkücü kıyafet devrimi. MHP, “kontrgerilla”nın sahadaki unsurlarının partisi olmasına karşın 2007’den sonra düzenin sacayaklarından biri durumuna geldi. AKP’yle söylem bazında herkesten çok kavga eden MHP’nin 2016’dan itibaren “yeni durum”u görerek AKP’ye yaklaşması ve nihayetinde fiili koalisyonun bir paydaşı durumuna gelişi böyle bir sürecin üründür. O MHP ki bugün “çözüm süreci”ne öncülük ediyor ve Bahçeli’nin Öcalan’la, PKK’yle ilgili kimi çıkışları “benim” diyen birçok solcudan bile duymanın mümkün olmadığı bir evrede seyrediyor.

Tıpkı MHP gibi doksanlarda yükselen radikal bir akım olan İslamcılık da 28 Şubat’la ürkütülüp, ehlileştirilmişti. Ki, İslami hareketin çok büyük bir yekûnunu kapsayan ana akımın yani Milli Görüş’ün hiçbir zaman Cumhuriyet’le bir kopuş siyaseti gütmediğini de söylemek gerekiyor. AKP, zaten pratikte mevcut olan bu “evcil” yönelimi AB’cilik, demokrasi vaatleri, yeni bir siyaset yapma biçimiyle birleştirerek önünün açıldığı bir ortamda tek başına iktidara gelecektir. Depremin de vurduğu merkez siyaset itibarsızlaşarak bitmiştir, PKK meselesi Öcalan’ın yakalanmasıyla buzdolabına kaldırılmıştır, devrimci akımlar ölüm kalım mücadelesindedir. Muhafazakâr, İslamcı oyların yanı sıra ölmek üzere olan merkez sağın ve heyecanlı liberallerin oylarıyla erişilen bir tek başına iktidar… Merkez sağ oylarının CHP’yle paylaşılmasıyla ortay çıkan iki partili bir Meclis. Bu Meclis aritmetiğinin oluşumunda milliyetçi oyların Genç Parti’yle bölünmesinin ve sağ partilerin henüz tam olarak son nefeslerini vermemesiyle oluşan parçalı tablonun etkisi de var.

Operasyonla gelen AKP’den, operasyon yapan AKP’ye

AKP, sıkışan ve kendini tüketen merkez siyasete ilaç gibi geldi. Toplumun bağrında zaten karşılığı olan muhafazakârlığın “yenilikçilik” söylemi hem Batı hem de Türk burjuvazisi tarafından satın alındı. Pek tabii sol ve sağ formlarıyla liberal kanaat önderlerince de… Yine de pürüzler yok değildi. Merkez siyasetin çekirdeğindeki unsurlardan Kemalist ya da daha dar bir tanımla ulusalcı akım AKP’yle mücadeleyi ana gündem belirledi. İdealist bir bakışla değilse bile kendi varlıklarını idame için bu şarttı da. Fakat bir kısmı muhtemelen gerçek olan darbe çalışması iddialarına karşın bu mücadelenin epey yumuşak ve savunmacı bir çerçeveden yürütüldüğünü belirtmek gerekiyor. Bu yumuşak yöntem ilerleyen safhalarda daha belirginleşecek ve AKP’yle mücadele meselesi bir tarafın sürekli saldırdığı öteki tarafınsa durmadan geri mevzilere çekilip en son uçurumun eşiğinde kendini bulduğu........

© sendika.org