menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

“Madenci” işçiler ve “çevreci” köylüler

4 0
monday

Son yıllarda toplumsal hareketin en istikrarlı iki bileşeni, madenci işçiler ile çevreci köylüler oldu. Maden işçileri, emeklerinin karşılığını alamadıkları ya da İliç’te, Soma’da ve Ankara’da olduğu gibi işletmeler kapatıldığı için işsizlikle karşı karşıya kaldıkları için eyleme geçtiler. Doruk Madencilik işçileri, Eskişehir’den Ankara’ya yürüdü ve günlerce süren baskılara rağmen Ankara’da direndi ve iktidar yetkililerinden bütün haklarının verileceği sözünü alarak geri döndü. Buna rağmen sözler tutulmadı. Bunun üzerine Ankara’da tekrar direnen işçiler baskılara karşı direnişi büyüterek zaferle geri döndü.

Çevreci köylüler ise Ordu, Tokat, Sivas, Muğla, Dersim, Amed ve Çanakkale gibi birçok yerde, maden şirketlerinin köylülere ait olan yaylaları, meraları, ormanları ve dereleri yok edecek faaliyetlerine karşı direnmekte, nöbet tutmakta, miting yapmakta ve adliye koridorlarında haklarını aramaktadırlar.

Bu durum, son yıllarda bir furya haline gelen “süper talan yasası” ile tamamen kuralsız ve denetimsiz işleyen ekstraktivizm dalgasının “doğal” bir sonucudur. İktidar hem küçük hem de büyük sermayeye yeni yatırım alanları sağlamak için tüm Anadolu’yu bir şantiye-OSB sahasına dönüştürerek madenciliği “milli güvenlik stratejisi”nin bir parçası haline getirdi. Siyanürlü altıncılıkta başı çeken “Koza Altın”ın adını “Türk Altın”a çevirdiler. İktidarın bu yöneliminin stratejik ve güncel boyutları hakkında daha kapsamlı bilgi edinmek için Polen Ekoloji’nin yayımladığı rapora bakılabilir. Bu rapor, yıkım alanları ile mevcut ve müstakbel direniş alanlarının fotoğrafını sunar.

Aynı yıkımın farklı özneleri

“Madenci” işçiler ve “çevreci” köylüler aynı sermaye faaliyetlerine ve öznelere, yani şirketlere karşı direniyor, böylece aynı etkinliğin ve öznenin yıkımına yol açtığı öteki özneler haline geliyorlar.

Fakat aynı failin etkinliklerinin sonucunda yıkıma uğrayan bu iki öznenin mücadelesi ortak bir zeminde buluşturulamıyor. Polen’in “Emekoloji” kavramı çerçevesinde başlattığı tartışma kısmen ilgi görse de politik ve örgütsel sonuçlar çıkaracak kadar bir olgunluğa erişmemiştir.

Aynı failin/şirketin faaliyetlerinin yıkıma uğrattığı bu iki öznenin mücadelesinin ortaklaştırılabilmesi için öncelikle bu her iki öznenin de yaşadığı “yıkım”ların arasındaki benzerlik ve farkların belirlenmesi gerekmektedir.

İşçinin yaşadığı yıkımın tarihsel boyutundan başlarsak, onun bir zamanlar “köylü” olduğunu hatta bazı maden havzaları ve OSB’lerdeki işçi sınıfının ise son 20-30 yılda işçileşen köylülerden oluştuğunu vurgulayabiliriz. Bu durum, köylü-işçi aileler olgusunu oluşturmaktadır. İkizköy’de madende çalışan ve aynı köydeki “çevreci” köylülere karşı “maden isteriz” söylemiyle eylem yapan işçilerin aileleri köylüydüler. Bu işçi-köylü aile formu “Anadolu fabrika”sının gelişimi açısından geçici bir durumdur. “Fabrika” büyüdükçe işçilik büyük oranda tek form olarak kalmıştır. Fakat “köylü-işçi” durumundaki işçi kısmı köylülüğün yok olmaya yüz tuttuğu, artık geçim olanağının kalmadığı taraftır. Her ne kadar, daha dün toprağın efendisi olduğu günleri unutmadıysa ve onu toprağından koparıp ücretli-köle yapanın ne ya da kim olduğunu seçiyorsa da işçilik mecburi kimliği olarak onu baskı altına almaktadır.

Bu işçileş(tir)me hikayesi yıkımın ilk........

© sendika.org