menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İsrail’in yayılmacılığının yeni yüzü: Sömürgecilikte dijital dönüşüm

4 0
yesterday

2024 yılının sonlarında Suriye’de yönetimin değişmesiyle birlikte İsrail fiziksel kontrolünü Golan’dan 1974 ateşkes hattının ötesine genişletmiştir. Aynı dönemde Güney Lübnan’da ise İsrail saldırıları tam ölçekli bir savaşa dönüşmüştür. 27 Kasım 2024’te İsrail ile Hizbullah arasında varılan “ateşkes” anlaşması, İsrail’e Litani Nehri’nin güneyi ile İsrail-Lübnan sınırı arasında kalan bölge ve bu bölgede yaşayan nüfus üzerinde kontrolünü sürdürme imkânı sunmuştur. Bu yılın başında saldırılar Beyrut’un güney banliyölerine ve Bekaa’ya kadar ulaşmış ve bu bölgelerde yaklaşık bir milyon kişi yerinden edilmiştir. Lübnan Sağlık Bakanlığı’na göre, 1 Nisan 2026 itibarıyla 125 çocuk dahil 1.300’den fazla kişi öldürülmüş, 3.900’den fazla kişi yaralanmıştır. İsrail Savunma Bakanı’nın, savaş sona erdikten sonra bile Litani Nehri’ne kadar uzanan bir bölgede güvenlik kontrolünü sürdüreceklerine ilişkin açıklaması, bu modelin kalıcı olarak tasarlandığını göstermektedir. Artık sınır, fiziksel bir çizgi olmaktan çıkmış, makine görünürlüğü tarafından tanımlanan dijital bir uzam haline gelmiştir. Bu uzamda görünmez olmak neredeyse imkansızdır ve attığınız her adım, cebinizdeki telefonun sinyali veya bir dronun lensine takılan gölgeniz, sizi bir ‘hedef’ veri setine dönüştüren işgalci bir gözün hapsindedir. Süreklileşmiş bir savaş halini normalleştirmeye dayanan bu işgalde mücadele mekanla ilgili olduğu kadar bilgi, veri ve görünürlük ile de ilgilidir.

İsrail neden sömürgecilik çerçevesinde ele alınmalıdır?

Sömürgecilik (kolonyalizm), bir devletin veya grubun, başka bir toprak ve halk üzerinde egemenlik kurması, kaynaklarına el koyması, nüfus yapısını dönüştürmesi ve yerli halkı siyasi, ekonomik ve kültürel olarak boyunduruk altına alması süreci olarak tanımlanabilir. Klasik sömürgecilik, genellikle denizaşırı toprakların işgali ve yerleşimci kolonilerin kurulmasıyla ilişkilendirilse de 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren işgal, yerleşimci sömürgecilik ve apartheid gibi biçimlerle varlığını sürdürmüştür. İsrail’in Filistin’de uyguladığı sistem, uluslararası hukuk kurumları ve insan hakları örgütleri tarafından apartheid ve yerleşimci sömürgecilik olarak nitelendirilmektedir. Uluslararası Adalet Divanı, İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarındaki mevzuat ve uygulamalarının ırksal ayrımcılık ve apartheid yasağını ihlal ettiğine hükmetmiştir. Lübnan’ın güneyinde başlayan yeni işgal modelini anlamak için de İsrail’in bölgedeki sömürgeci varlığını iyi okumak gerekmektedir.

1920’lerden itibaren Siyonist liderler, tarım ve su kaynakları bakımından zengin olan Güney Lübnan’ı da içeren toprak taleplerinde bulunmuşlardır. 1923’teki Paulet-Newcombe sınır çizgisi bu talepleri dışarıda bırakmış olsa da Lübnan topraklarını işgal etme fikri İsrail’in kurucu ekibinin gündeminde her zaman yer almıştır.

İsrail 1978 ve özellikle 1982’deki Lübnan işgalleri ile hem Filistin Kurtuluş Örgütü’nü (FKÖ) ezmeyi hem de İsrail’in sınırlarını genişletmeyi planlamıştır. Ancak bu işgaller, Lübnan’da Hizbullah gibi yeni direniş aktörlerinin doğmasına yol açmıştır. Yaklaşık 22 yıl süren işgal, 2000’deki çekilme ile sonlansa da İsrail Lübnan’a yönelik askeri ve siyasi kontrollerini devam ettirmiştir. 2000-2023 arasındaki dönemde İsrail “çatışmanın güvenlik odaklı yönetimi” ve hava üstünlüğüne dayanan “caydırıcılık” ilkesiyle hareket etmiştir.

Gökyüzünden düşmanı gözetleme ve kontrol etme düşüncesi, askeri tarihin hemen her döneminde var olmuştur. Amerikan İç Savaşı’nda gözlem balonlarından Soğuk Savaş döneminin casus uydularına kadar bu tekniğe sıklıkla başvurulmuştur. Ancak havadan gözetlemenin bir sömürgeci yönetim aracına dönüşmesi, özellikle 20. yüzyılın başlarında Ortadoğu’da belirginleşmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla birlikte havadan izleme ve belgeleme yöntemleri Filistin’de İngiliz varlığının temel araçlarından biri haline gelmiştir. “Palestine from Above[1]” projesi kapsamında bir araya getirilen arşiv materyallerinin de gösterdiği gibi, Osmanlı döneminden İngiliz mandasına ve nihayetinde İsrail işgaline kadar uzanan süreçte Filistin’de havadan çekilmiş fotoğraflar, haritalar ve filmler, yönetimlere toprağı, kaynakları ve nüfusu kontrol etme gücü vermiştir.

Bu erken dönem hava fotoğraflarının dikkat çekici bir özelliği, kasıtlı olarak insan unsurundan arındırılmış olmalarıdır. Bu görüntüler, boş bir arazi izlenimi yaratarak, bölgeyi karmaşık toplumsal dokusundan ve kadim sakinlerinden soyutlayıp sadece bir kaynak ve bir stratejik alan olarak yeniden tanımlamayı mümkün kılmıştır. Aynı mantık, yıllar sonra İsrail’in işgal stratejilerinde de izlenmiştir.

Yeni bir sömürgecilik anlayışına doğru

2000’li yılların başından itibaren İsrail, Lübnan sınırına kameralar, radar sistemleri ve hassas algılayıcılardan oluş “teknik bir duvar” örmeye başlamıştır. 2006 yılındaki savaşın ardından hızlanan bu süreç, 7 Ekim 2023 sonrasında adeta bir “teknolojik güvenlik kuşağına” dönüşmüştür. İsrail’in “tanklar, askerler ve kontrol noktaları aracılığıyla uyguladığı şiddet, bugün dronlar, kameralar ve çevrimiçi tahliye uyarılarıyla sürdürülmektedir.

Bu tarihsel arka plan bağlamında kuruluşundan itibaren kendini “kuşatılmış bir ada” olarak konumlandıran İsrail’in havadan gözetlemeye özel bir önem verdiğini ve askeri anlamda teknolojik üstünlüğü, özellikle de hava üstünlüğünü vazgeçilmez bir unsur olarak gördüğünü söylemek mümkündür. 2000 yılında Güney Lübnan’dan tek taraflı çekilme kararıyla birlikte İsrail’in asker kaybını minimize eden ve teknolojinin gücüyle sınırların ötesinde bir kontrol mekanizması kurma çabaları yoğunlaşmıştır. İsrail’in işgal ettiği bölgelerde sürekli dolaşan dronlar (İHA) askeri ve sivil kadroları tespit etmek ve suikastlar düzenlemek ve sadece “düşmanı” değil, tüm bir toplumu izlemek için kullanılmaktadır. Geleneksel casusluk faaliyetlerinden farklı olarak dronlar neredeyse hiçbir maliyet ve risk olmadan, planlanan zaman ve mekânda yıkıcı işlevleri yerine getirmektedir. Cenaze törenlerinde yas tutanları takip eden, tarım arazisine giden çiftçileri hedef alan, hatta araçları durduran bu dronlar, klasik işgalin fiziksel kontrol noktalarının ve sorgulama masalarının yerini almıştır.

7 Ekim 2023’ten bu yana Ortadoğu’da yaşananlar, geleneksel savaş tanımlarının çok ötesine geçen bir durumu ortaya koymaktadır. İsrail’in Filistin topraklarındaki soykırımı, Lübnan’a yönelik yıkıcı saldırıları ve Suriye’nin ve Lübnan’ın güneyini işgali yeni bir kolonyalizm biçiminin sistematik tezahürleridir. İsrail, toprak işgalinden nüfus mühendisliğine, hukuk sisteminin sömürgeci bir anlayışa büründürülmesinden hava gözetleme teknolojilerine kadar uzanan ve sürekli bir savaş halini normalleştiren bütüncül bir kolonyal yayılma modeli uygulamaktadır. Bu model, geçmiş sömürgecilik pratikleriyle hem süreklilikler hem de radikal kopuşlar sergilemektedir. İsrail’in Güney Lübnan’da uyguladığı hava gözetleme rejimi sadece güncel bir askeri taktik değil, yüz yılı aşkın bir süredir Filistin ve çevresinde uygulanan sömürgeci bir kontrol geleneğinin en son halkasıdır. Tarihsel olarak, işgale her zaman işgalcinin insan unsuru eşlik etmiştir ve işgalcilerin fiziksel görünürlüğü öngörülebilirlik de sağlamıştır. Bu öngörülebilirlik, insanların sınırları tanımasına, tehlikenin ne zaman yaklaştığını hissetmesine olanak tanırken, onlara küçük bir müzakere marjı da bırakıyordu. Tankların konuşlandığı noktaların, kontrol noktalarının ve devriye saatlerinin bilinmesi bir tür hayatta kalma rehberi işlevi görüyordu.

Geleneksel işgallerin aksine Güney Lübnan’da kara birlikleri minimumda tutulurken, insansız hava araçları, yapay zekâ destekli gözetleme sistemleri ve uzaktan algılama teknolojileri aracılığıyla otomatikleştirilmiş bir kontrol mekanizması kurulmuştur. Bu model, asker kaybını neredeyse sıfırlarken, nüfus üzerinde kesintisiz bir gözetim ve tehdit baskısı yaratmaktadır. İleri dron teknolojileri, yapay zekâ destekli programlar ve hassas güdümlü mühimmatlarla beslenen İsrail hava üstünlüğü Nasrallah suikastı başta olmak üzere, Hizbullah’ın liderliğine ve komutanlarına karşı büyük ölçekli saldırılar yapılmasını mümkün kılmıştır.

İsrail, sınırdaki köyleri sistematik olarak yerle bir etmekte, tarım alanlarına yüksek yoğunlukta glifosat gibi kanserojen kimyasallar atarak ekolojik kıyım (ecocide) yapmakta ve yeniden inşa için gerekli araçları ve malzemeleri hedef alarak bölgeyi yaşanmaz hale getirmektedir. Böylece nüfusun geri dönüşünü fiilen imkânsızlaştıran bir demografik mühendislik uygulamaktadır. İşgal altındaki Filistin topraklarında, Filistinlileri askeri mahkemelerde yargılayıp idam cezasına çarptırma imkânı tanıyan yasalar çıkarırken, aynı topraklarda yaşayan İsrailli yerleşimcileri sivil mahkemelerin koruması altında tutmaktadır. Bu çifte hukuk sistemi, hukuku bir adalet aracı olmaktan çıkarıp doğrudan bir baskı ve ayrımcılık silahına dönüştürmektedir. Yeni tampon bölgeler, ilan edilmeye bile gerek duyulmayan, sadece güç yoluyla ve günlük operasyonlarla varlık gösteren bir yapıya sahiptir.

Savaş ve barış arasındaki çizgi bulanıklaşırken, insanlar ne zaman “güvende” olduklarını asla bilememektedirler. Ateşkes anlaşması imzalanmış olsa bile dronların vızıltısı ortadan kalkmamaktadır. Yeni işgal modelinin en derin etkisi, belki de fiziksel alandan ziyade psişik alanda görülmektedir. İnsansız araçlar tepede vızıldarken, toprağına zehir dökülen bir Güney Lübnanlı köylü için dijital dönüşüme direnmek doğrudan bir varoluş savaşıdır. Ne zaman ve nereden izlediği belli olmayan bir “gözetleme kulesi” bireylerin öz denetim mekanizmalarını en üst düzeye çıkarmaktadır. Bu psikolojik baskı, fiziksel bir sınır olmaksızın yeni ve daha katı sınırlar yaratmaktadır. Dijital araçlara dayalı işgalin yarattığı belirsizlik, yıkıcı bir korku biçimi doğurmaktadır. Sürekli bir tetikte olma halinde yaşamaya mahkûm edilenlerde uzun vadede ağır travma ve psikolojik rahatsızlıklar ortaya çıkmaktadır.

Bunun yanında Lübnan’da olduğu gibi Filistin’de de yerli yönetimlerin otoritesini sürekli olarak zayıflatmakta, sembolik ve askeri operasyonlarla onları aşağılamakta ve halk nezdinde itibarsızlaştırmaktadır. İsrail’in Gazze’de test ettiği hedefli suikastlar, kitle gözetlemesi ve yapay zekâ destekli hedef belirleme sistemleri, kısa sürede Güney Lübnan’da da uygulanmaya başlanmıştır. Suriye’nin güneyindeki Golan bölgesinde ve Batı Şeria’da da aynı teknolojik baskı araçları kullanılarak, tüm cephelerde homojenleşen bir kontrol mekanizması oluşturulmuştur. Sömürgeci kontrolün bu yeni bir biçimi asker bulundurmadan, işgal ilan etmeden, ancak her an her yerde gözetleyerek ve cezalandırarak egemenlik kurmaktır. BM Filistin’de Özel Raportörü Francesca Albanese’nin İsrail’i “otomatikleştirilmiş bir apartheid” uygulamakla suçlaması, tam da bu yeni teknolojik kontrol biçimlerine işaret etmektedir.

Veri sömürgeciliği (data colonialism): Yeni sınırlar, yeni hammadde

İsrail, yıllar boyunca sınır bölgesindeki kameralar, dinleme cihazları ve istihbarat ağları aracılığıyla Filistin’de ve Güney Lübnan’da yaşama dair muazzam bir veri kümesi oluşturmuştur. Bu veri, sadece silahlı güçlerin değil sıradan vatandaşların hareketleri, iletişim alışkanlıkları, sosyal ilişkileri ve hatta duygusal tepkileri hakkında bilgiler içermektedir. Bu devasa veri kümesi, İsrail’in yapay zekâ sistemlerinin eğitilmesinde kullanılmıştır. Veri sömürgeciliği kavramı, klasik sömürgeciliğin hammadde ve insan gücü sömürüsüne dayalı yapısının veri işleme mekanizmalarıyla derinleştiğini ifade eder. Burada yeni olan şey, sömürülen toplulukların yaşam pratiklerinden elde edilen verilerin, aynı topluluklar üzerinde gözetleme, hedef belirleme ve nüfus mühendisliği gibi yöntemlerle yeniden bir tahakküm aracına dönüştürülmesidir. Böylece sömürülenler, kendi yaşam pratiklerinden zorla ya da gönüllü olarak elde edilen veriyle sömürülmeye devam ederken, aynı veriler aracılığıyla bireysel ve toplumsal hayatlarının çok daha önemli bir bölümü tahakküm altına alınır. Veri sömürgeciliği, devletlerin ve şirketlerin kullanıcılar tarafından üretilen veriler üzerinde mülkiyet iddia etmesi ve bu verileri özelleştirmesi sürecini ifade eder. Böyle bir süreçte, verinin asıl üreticileri çoğu zaman kendi ürettikleri veri üzerindeki kontrol ve mülkiyet haklarından kısmen ya da tamamen mahrum bırakılmaktadır. Bu nedenle, veri sömürgeciliğini mülksüzleştirme yoluyla birikim tartışmalarıyla birlikte ele almak kritik bir önem taşır. Bu, toprağın gasp edilmesinden daha derin bir dijital çitleme hareketidir. İsrail, Filistinli ve Lübnanlıların sadece coğrafyasını değil, o coğrafyadaki her türlü insani etkileşimi birer ‘hammadde’ gibi toplayıp işleyerek kendi tahakküm makinesini beslemektedir.

Veriye ilişkin hukuk ve ekonomi literatürü çoğunlukla liberal veri ekonomisi çerçevesinde şekillense de veri sömürgeciliği kavramı özellikle asimetrik güç ilişkilerinin daha görünür olduğu işgal ve çatışma bölgelerinde daha açıklayıcı bir perspektif sunar. Bu bağlamda, İsrail’in, kuruluşundan itibaren yalnızca fiziksel toprakları işgal etmekle sınırlı kalmayıp aynı zamanda Filistinlilere ait demografik, kadastral verilerle sağlık, hareketlilik ve iletişime dair verileri de sistematik biçimde kontrol altına aldığı görülmektedir.

İsrail ordusunun Gazze’de ele geçirdiği ve analiz amacıyla bulut sistemlerine aktardığı büyük veri yığınları (telefon rehberleri, mesajlaşmalar, GPS kayıtları ve sağlık verileri) uzun vadeli nüfus kontrolü ve gözetim mekanizmaları için kullanılmaktadır. Filistinliler bu verilerin nasıl işlendiğini bilmedikleri gibi, bu verilere müdahale etme, düzeltme ya da silme hakkına da sahip değildir.

Bu sistemler, İsrail’in gözetleme yoluyla topladığı muazzam miktardaki veriye dayanarak, bireylere silahlı gruplarla bağlantılı oldukları şüphesine dayalı olarak puanlar atamak için makine öğrenimini kullanmaktadır. Bir kişinin komşusu, akrabası veya aynı camide namaz kıldığı biri “şüpheli” bulunuyorsa, o kişi de otomatik olarak risk skalasında yükselebilmektedir. Bu durum, geleneksel istihbaratın “bireysel şüphe” kavramını tamamen dönüştürmekte ve toplumsal ilişkilerin kendisini birer gösterge haline getirmektedir.

Bu dönüşümün en çarpıcı özelliklerinden biri de sistemin sadece “mevcut” tehditleri değil, potansiyel tehditleri de hedef alabilmesidir. Bir kişinin henüz bir eylemde bulunmamış olması, algoritmanın onu “gelecekte” tehdit oluşturacağı gerekçesiyle hedef listesine eklemesine engel değildir. Bu, “önleyici” mantık temel hukuk ilkeleriyle doğrudan çelişmektedir. Bunun yanında bu sistemler, “şüpheli” olduğu düşünülen kişileri otomatik olarak hedef listelerine ekleyebilmektedir. Bu durum, gözetlemenin pasif bir izleme eyleminden, aktif ve ölümcül bir uygulama aracına dönüşmesi anlamına gelir. Ayrıca, bu sistemlerin hedef kitlesi sadece militanlarla sınırlı kalmamakta, sivil altyapıyı ve yeniden inşa faaliyetlerini de hedef alarak yaşamı giderek daha da kırılgan hale getirmektedir.

Sonuç: Dijital tahakküm çağında direnişin imkânı

Bu yeni sömürgeci model, klasik sömürgeciliğin temel dinamiklerini muhafaza ederken, onları radikal biçimde yoğunlaştırmış ve yaygınlaştırmıştır. Artık sömürü, toprağa ve bedene doğrudan el koymaktan çok, yaşamın kendisini veriye dönüştürmeye dayanmaktadır. İsrail’in Gazze’de test edip Güney Lübnan’da geliştirdiği yapay zekâ destekli hedef belirleme sistemleri, kitle gözetleme teknolojileri ve ekolojik kıyım taktikleri, tüm cephelerde homojenleşen bir baskı mimarisinin parçası haline gelmiştir. Bu mimarinin en çarpıcı özelliği, işgalciyi görünmez kılarken, işgalin etkilerini her an ve her yerde hissedilir hale getirmesidir.

Bu çerçevede direnişin doğasını her yer için yeniden düşünmek gerekmektedir. Direniş, her şeyden önce, gözetlendiğini bile bile yaşamı sürdürmekte, toprağı işlemekte, cenazeleri kaldırmakta ve birbirine sarılmakta ısrar edenlerin gündelik eylemlerinde başlar. Yıllardır süren Filistin ve Lübnan direnişi, en sofistike algoritmaların bile hesaplayamadığı kamusal bir iradeyi temsil etmektedir. İsrail’in ‘yenilmez teknoloji’ miti, karadan sızma girişimlerinde, siber ağların manipüle edilmesinde ve en önemlisi toplumsal bağların dijital gözetimle koparılamadığı her an yerle bir olmaktadır.

Direniş aynı zamanda, veri sömürgeciliğinin mantığını boşa çıkarmaya yönelik stratejilerde de kendini göstermektedir. Direniş bugün sadece silahlı bir çatışma değil, aynı zamanda bu veri akışını sabote etme, yanıltma ve işlevsiz kılma pratiğidir. Gözetim sistemlerini aldatan basit fiziksel yöntemlerden, merkezi olmayan iletişim ağlarına kadar uzanan asimetrik yöntemler, “otomatikleştirilmiş apartheid”ın en büyük yapısal krizidir. İşgalin dijitalleşmesi, direnişi de teknolojik bir karşı-hamleye ve verinin mülkiyetini reddeden ve müştereklere dayalı yeni bir kolektif savunma biçimine zorlamaktadır. Ancak direniş imkânının yerel üretimi ve toplumsal örgütlülüğü dijital sistemlerin dışına taşıyabilme becerisiyle de mümkün olduğunun altını çizmeliyiz. Teknolojiden kaçışla sınırlı kalmayacak biçimde teknolojinin kendisini ters yüz etme çabaları üzerine düşünmek, kolektif hafızayı korumak ve yaygınlaştırmak, örgütlülüğü dijital araçlarla büyütmek ve bu yönde stratejiler geliştirmek direnişin önemli adımlarıdır.

[1] https://www.artasiapacific.com/shows/palestine-from-above-at-anamed-gallery/


© sendika.org