Krala veda
Oslo’ya inmeden hemen önce, Norveç’in en kuzeyinde, Tromsø’daydım. Bir Rueda festivali için geldiğim bu şehirde, ilk gün yarım saatlik bir yürüyüşün ardından ilk sosyal dans etkinliğine katılmıştım. Müziğin ritmine kapılmışken, alandaki tabelalarda bastığım toprakların tarihini okuduğumda içim ürperdi. Dans ettiğimiz alan, Nazi Almanyası'nın Haziran 1941’de kurduğu Sydspissen Hapishane Kampı’nın bulunduğu arazideydi ve Norveç tarihindeki ilk toplu Yahudi tutuklaması burada yapılmıştı. Sonraları direnişçiler ve “damarlarında Yahudi kanı olan” aileler burada hapsedilmişti. Yıllar önce insanlığın en karanlık acılarına sahne olan o kampta, biz bugün dans ediyorduk. Hayatı kutlamak ve kutsamak için neşeyle dans ediyorduk. Kuzeyin bu tezatlığından sonra rotamı güneye, Bergen’e ve oradan Myrdal üzerinden meşhur Flåm Treni’ne (Flåmsbana) çevirdim. Bergen'in Bryggen mahallesinde yürürken gözüm yine kaldırım taşlarındaki o küçük pirinç anıtlara, Norveççe adıyla ‘snublesteiner’e, yani Tökezleme Taşları'na (Stolpersteine) takıldı. Buradan da Nazi kamplarına sürülüp bir daha dönmeyen Yahudiler olmuştu. Flåm Treni ile dik dağların, gürleyen şelalelerin ve zamansız fiyortların arasından geçerken insan, doğanın bu heybeti karşısında kendi küçüklüğünü hissediyor. Doğa ne kadar kalıcı ve muazzamsa, bizim insanlık olarak yeryüzünde bıraktığımız şefkat ve adalet izleri de o kadar kırılgan, ama bir o kadar kıymetli.
Bu derin tefekkürle yolculuğumun son durağına, başkente ulaştım. 9 Eylül öğle saatlerinde........
