menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Evlenmeli

7 0
wednesday

Bekârlık, bî-kârların kârıdır.
Bâkire, iki sülüs kadın, bir sülüs erkektir. Bekâr, iki sülüs erkek, bir sülüs çocuktur. İzdivâc, tasfiye tehzîb eder.[1]

Bediüzzamân Hazretlerinin bazı sözleri vardır ki, zâhirde birkaç cümleden ibâret görünür; fakat hakikatte bir ömür sürecek kadar geniş bir tefekkür kapısı açar. İlk bakışta kısa bir vecîze gibi görünen o sözler, dikkatle bakıldığında insanın fıtratına, nefsin mahiyetine, hayatın içtimaî nizâmına, mesûliyetin kemâle bakan cihetine ve âile hayatının hikmetine dâir derin dersler ihtivâ eder. İşte “Evlenmeli” başlığı altında zikredilen bu ifâdeler de böyledir. Lafzı kısadır; fakat mânâsı pek vâsidir. Bir tavsiye gibi görünür; fakat içinde bir teşhis, bir muhâsebe, bir terbiye dersi ve bir istikâmet beyânı vardır.

Hele bu sözlerin başına “Evlenmeli” başlığının konulmuş olması, meselenin yalnız bir tasvîr olmadığını, aynı zamânda bir yön gösterme olduğunu da ihtâr eder. Demek burada yalnız “evlilik hakkında bir kanâat” beyân edilmiyor; insanın tekemmülü, nefsin terbiyesi ve hayatın istikâmeti nâmına bir yol gösteriliyor. Çünkü bazı hakikatler vardır ki, onları doğru anlamak için yalnız cümleye değil, cümlenin ruhuna bakmak gerekir. Burada da öyle bir hâl vardır. Mesele yalnız evlilik ve bekârlık meselesi değildir; mesele, insanın ne ile büyüdüğü, ne ile olgunlaştığı, ne ile kemâle yürüdüğü meselesidir.

“Bekârlık, bî-kârların kârıdır.”

Bu cümle, ilk bakışta hafifçe söylenmiş bir söz gibi görünse de, hakikatte pek ciddî bir tenkidi ihtivâ eder. Buradaki “bî-kâr” tâbirini yalnız dünyevî işsizliğe hamletmek eksik olur. Bu söz, daha derin bir mânâyı haber verir. Burada işâret edilen, yalnız eli iş tutmayan kimse değil; yük almaktan kaçan, vazîfe taşımak istemeyen, mesûliyetin ağırlığını sevmeyen, hayatı kendi hevesinin merkezi yapmak isteyen nefistir. Yani insanın içindeki o hodgâm damar, çoğu zamân rahatını vazîfeye, serbestiyetini mesûliyete, keyfini hizmete tercih eder. İşte böyle bir nefis için bekârlık, bâzen bir serbestiyet zemîni, bâzen bir rahat sâhası, bâzen de nefsânî arzularını daha az kayıtla yaşama imkânı gibi görünür.

Çünkü insan, kendi başına yaşadığı vakit çoğu zamân kendisini “tam” zannetmeye meyleder. Kendi mizâç ve alışkanlıklarını tabiî, kendi kusûrlarını hafif, kendi tercihlerini mâkul, kendi rahatını da haklı görür. Kendi etrafında dönen hayat, insana çoğu vakit bir iç denetim kazandırmaz; bilâkis onun nefsini fark ettirmeden besler. Yalnız yaşayan insan, çoğu zamân kendi kusûrlarına çarpmaz; çünkü kendisine ayna olacak devâmlı bir hukûk alanı yoktur. Onun tahammülsüzlüğünü açığa çıkaracak, rahat düşkünlüğünü yüzüne vuracak, kendini merkeze alma alışkanlığını görünür hâle getirecek dâimî bir imtihân zemîni bulunmaz. Böyle olunca nefis, kendi kusûrunu hürriyet, kendi keyfîliğini şahsiyet, kendi dağınıklığını tabiilik, kendi mesûliyetten kaçışını da akıllılık sanabilir.

Halbûki izdivâç, işte tam bu perdeleri kaldıran bir aynadır. İnsan evlenince yalnız bir eşe kavuşmuş olmaz; aynı zamânda kendi nefsini, daha önce hiç görmediği bir cepheden görmeye başlar. Çünkü artık hayat yalnız onun etrafında dönmez. Artık başka bir kalp vardır. Başka bir hukûk vardır. Başka bir bekleyiş, başka bir incinme, başka bir ihtiyâç, başka bir sessizlik, başka bir yorgunluk vardır. Artık insan yalnız kendi keyfine göre konuşamaz, susamaz, karar veremez, harcayamaz, çekilemez, öfkelenemez. Çünkü evlilik, insanı yalnız yakınlığa değil, aynı zamânda hukûka da çağırır.

İşte tam burada insanın içinde saklı duran nice kusûrlar görünmeye başlar. Sabırsızlık görünür. Tahammülsüzlük görünür. Hükmetme arzusu görünür. Kendini merkeze alma alışkanlığı görünür. Rahata düşkünlük görünür. Verme iddiâsının ne kadar hakiki olduğu görünür. Sevginin ne kadar saf, ne kadar benlik karışımlı olduğu görünür. İnsan bekârken kendisini fedakâr zannedebilir; fakat paylaşma vakti geldiğinde fedakârlığının sınırını görür. Kendisini merhametli bilebilir; fakat başka bir ruhun yorgunluğunu, korkusunu, zaâfını, tekrar eden kusûrunu taşımaya mecbûr kalınca merhametinin ne kadar şartlı olduğunu fark eder. Kendisini olgun sanabilir; fakat küçük bir âile meselesinde daralıp taşınca, içindeki çocuk kalan taraf ile yüzleşir.

Demek evlilik insana yeni kusûrlar vermez; ekseriyâ zâten mevcût olan kusûrları zâhire çıkarır. Ve çoğu zamân insanı sarsan şey, evliliğin kendisi değil; evliliğin eliyle kendi hakikatini görmesidir. Zira insan nefsini uzaktan sevmesi kolaydır; fakat yakından tanıması zordur. İzdivâç, işte o zor tanımanın mekteplerinden biridir.

Bediüzzamân Hazretlerinin “Bâkire, iki sülüs kadın, bir sülüs erkektir. Bekâr, iki sülüs erkek, bir sülüs çocuktur” ifâdesi de bu noktada dikkatle okunmalıdır. Buradaki nispetler, elbette cebrî ve maddî bir hesâp değildir. Bunlar gâlip cihetleri ve eklenen hâlleri anlatan temsilî ifâdelerdir. Yoksa mesele kadınlığı, erkekliği veya insan kıymetini sayılara bölmek değildir. Burada yapılan şey, hayat şartlarının ve mesûliyet derecelerinin, insandaki bazı husûsîyetleri nasıl belirginleştirdiğine dâir latîf bir teşhistir.

Bâkire, iki sülüs kadın, bir sülüs erkektir” cümlesi, kadının aslî şefkât, letâfet, rikkat ve sadâkât cevherini inkâr etmez; bilâkis o letâfetin hayat yüküyle berâber bir metânet, bir müdafâa, bir dayanma kuvvetiyle mezcolabildiğine işâret eder. Kadın, bilhassa yalnız kaldığında yahut hayat yükünü omuzlamak mecbûriyetinde olduğunda, fıtratında zâten bulunan kuvvet tarafı da inkişâf edebilir. Bu, kadınlığın eksilmesi değil; hayatın yükleri altında başka bir cephenin belirginleşmesidir.

Fakat bu vecîzenin en çarpıcı tarafı, hiç şüphesiz “Bekâr, iki sülüs erkek, bir sülüs çocuktur” cümlesidir. Buradaki “çocuk” kelimesi, yaş küçüklüğünü ifâde etmez. Daha ziyâde rüşdünü tam bulamamış nefsin hâlini anlatır. Zira çocuk, istediğini hemen ister. Beklemeyi sevmez. Merkezde kalmak ister. Paylaşmayı ağır bulur. Kendi ihtiyâcını öne alır. Rahatı vazîfeye tercih eder. Yük taşımaktan hoşlanmaz. hesâp vermekten sıkılır. İşte bekâr erkekte âile mesûliyetiyle pişmemiş, başkasının hukûkunu dâimî şekilde taşımakla terbiye olmamış bir taraf kaldığında, o taraf bir ölçüde çocukça kalabilir.

Bu, bir tahkîr değil; çok ince bir teşhistir. Burada erkekliğin karşısına kadınlık konulmamış; olgunluğun karşısına çocukluk konulmuştur. Demek mesele cinsiyetler arası bir üstünlük yahut eksiklik beyânı değildir. Mesele, mesûliyet almayan nefsin ham kalmasıdır. Erkekte kuvvet bulunabilir; fakat bu kuvvet sabırla yoğrulmamışsa kaba kalabilir. İrâde bulunabilir; fakat bu irâde başkasının hukûkunu her gün taşıyan bir terbiyeden geçmemişse sertleşebilir. Cesâret bulunabilir; fakat merhametle dengelenmemişse yıkıcı bir istikâmete sapabilir. Demek “bir sülüs çocuk” ifâdesi, erkeğin nefsinde tekemmül etmemiş, yük görmemiş, sabırla incelmemiş,........

© Risale Haber