Karanlık aydınlık için bir zemindir
BİSMİLLAH
Karanlık, aydınlık için bir zemindir.
Mülk alemi, daimi bir ahiret yurdunun muvakkat bir sergisi, bir numunegâhı olması hasebiyle; elbette bu fani memlekette daimi bir güneşi, karanlık bir zemin üzerinde göstermek lazımıdır. Varlık, zıttıyla bilinir; ışık, kendi ihtişamını ve nakışlarını ancak karanlığın o latif, sessiz zemininde sergileyebilir. Çünkü mülk aleminde her bir sanat, üzerinde icra edilebileceği, sınırlandırılarak şekil alabileceği bir zemine ihtiyaç duyar.
İşte zerrelerden kürelere uzanan bu sergide, gözümüzün gördüğü her bir aydınlık, arkasındaki o muazzam, sakin ve görünmez karanlık zeminlerin üzerinde yükselmektedir.
Üstadımızın tespitiyle, “Malûmdur: Mesken, sâkinlerinden daha ziyade yaşar.” (Muhâkemat, 70.sh). Kainatın bu sergideki en uzun ömürlü, en sarsılmaz yapıları; kaba, gürültülü, sürekli sürtünme ve reaksiyonla eskiyip fani olan sakinler değil; o sakinleri taşıyan ve sükunet içinde duran latif meskenlerdir. Karanlık, sessizlik, mekân ve aydınlığın bu ritmi, bizi mülkten hakikate uzanan o ilk perdenin berzahına götürür.
Bu lâtif nur tecelligâhına başımızı çevirdiğimizde bizi karşılayan hakikat fezanın o derin, karanlık ve sermediyete ayna olan sessizliğidir. Nurlu zemin ve tecelligâhın varlığı, onun içindeki herseyin sermedî olmasını iktiza eder. Fezanın o sarsılmaz sessizliği kendi özünden değil, o ziya aynasını kuran ve ihata eden Mutlak Nur Sahibi’nin mesken üzerindeki intizamıdır.
İşte bu sermedî intizamın feza yüzündeki ilk haşmetli tecellisi, mülk aleminin o gürültülü, fani ve kaba maddesine çekilen o muazzam sükut perdesidir. Nitekim bu kozmik sükunetin ve sessizliğin fenni sebebi incelendiğinde, arkasından kaba maddenin sarsıcı bir acziyeti tecelli eder. Çünkü fennen sabittir ki ses; aslında mekanik bir dalgadır. Yayılabilmek için katı, sıvı ya da gaz gibi kaba, maddesel bir ortama ihtiyaç duyar. Ses dalgaları, havadaki atom ve moleküllerin birbirine zincirleme çarpmasıyla, yani o kaba titreşimle ilerler. Uzay ise muazzam bir boşluktur, bir vakum ortamıdır. Moleküller arasındaki mesafe o kadar fazladır ki, bir titreşimin dalga halinde bir noktadan diğerine aktarılması ve kulağımıza ya da bir mikrofona ulaşması, kanunlara göre mümkün değildir.
Dolayısıyla, uzayda yanınızda bir yıldız bile patlasa, ortalıkta bu sesi iletecek hava tanecikleri olmadığı için mülk boyutunda çıt çıkmaz; kozmik parçalanmalar bile bu maddesel acziyet yüzünden tam bir sessizliğe gömülür.
Ancak bu sessizliğin içinde, mülk aleminin sınırlarını ve maddeye olan ihtiyacını gösteren, çocukluğumuzdan beri aşina olduğumuz çok zarif bir fenni hakikat vardır. İki karton bardağın arasına gerilen küçücük bir ipin, havada kaybolup giden sesi katı bir köprü kurarak pürüzsüzce iletmesi yahut kilometrelerce uzaktan gelen şimendiferin sesi havada henüz işitilmezken, kulak raylara dayandığında o katı demir zerrelerinin sese harika birer mesken olup o mekanik dalgayı anında ulaştırması gibi... Ses, kaba maddesel ortamlarda böylesine aciz ve bir köprüye muhtaçtır. Işık ve telsizlerin taşıdığı radyo dalgaları ise mekanik değil, elektromanyetik olgulardır; maddesel ortamlardan tamamen azade, o latif mesken denizinde pürüzsüzce, kendi kulvarlarını kendileri inşa ederek ışık hızında akıp giderler.
Bu fenni hakikat, bizi ses ile ışık arasındaki farkı gösterir. Işık, havadaki ses gibi kısıtlı ve aciz değildir; o, maddesel ortamlardan tamamen azade, uzayın o karanlık ve sakin zemininde var olabilen müstakil bir yolcudur. İşte bu durum, o latif soruya götürür: Ortamda hiçbir kaba madde yokken, bile ışığın ve radyo dalgalarının üzerinde dalgalandığı, gökleri baştan başa kuşatan o görünmez, karanlık, sakin ve latif kumaş nedir?
Risale-i Nur ifadesi ile;
“Hazret-i Yakub Aleyhisselâm’ın verdiği cevab ile cevab veririz.” (Mektubat 52.sh)
“Bizim halimiz şimşekler gibidir; bazan görünür, bazan saklanır.” (Mektubat, 52.sh).
İnsanın kalbî hallerindeki bu parlayıp saklanma sırrı, melekut boyutundan mülk boyutuna işaret eden kâinatta cari olan bir kanunudur. İşte o sırlı esir denizi de, görünmez bir sükûnet içinde saklanırken; tıpkı o kalbî haller veya buluttan çakan birer şimşek gibi, anlık tecellilerle maddesel zerreler halinde görünür ve anında tekrar o gizli, sakin sinesine çekilir. Kâinattaki her bir zerre, o görünmez esir deryasında bir an parıldayan, sonra yine o derya da saklanan birer kudret şimşeği gibidir.
Nitekim fennen sabittir ki şimşek; bulutların bağrında saklanan, görünmez elektrik okyanusunun mülk alemindeki en gür sesli numunesidir. O şimşeğin gökyüzünde çizdiği büyüleyici çatallı hatlar, elektriğin normalde yalıtkan olan havayı eritip iyonize ederek açtığı görünmez plazma zemininde kendine en az dirençli yolu ararken yaptığı bir tasarruf geometrisidir. Hava her noktada aynı yoğunlukta, sıcaklıkta ve nemde olmadığından, akım o latif iletken koridorda dallanıp budaklanarak, en optimum ve en az enerji harcayan rotayı seçerek ilerler. Bu çatallı fraktal geometri; nehirlerin kollarından ağaçların dallarına, insan ciğerindeki damarlardan kâinattaki galaksi ağlarına kadar her şeyin aynı nizamla dokunduğunu gösterir.
İşte elektriğin o görünmez plazma zemininde çizdiği bu muazzam fraktal büyüme ve en az dirençli yolu bulma mekanizması, Sözler mecmuasındaki şu hakikatin fenni birer ispatıdır:
“Evet hangi zîhayata bakılsa görünüyor ki, gayet hikmetli ve san’atlı bir kalıbdan çıkmış gibi, bir mikdar, bir şekil var ki; o mikdarı, o sureti, o şekli almak ya hârika ve nihayet derecede eğri büğrü maddî bir kalıb bulunmalı veyahut kaderden gelen mevzun, ilmî bir kalıb-ı manevî ile kudret-i ezeliye o sureti, o şekli biçip giydiriyor. Meselâ: Sen şu ağaca, şu hayvana dikkat ile bak ki; camid, sağır, kör, şuursuz, birbirinin misli olan zerreler, onun neşv ü nemasında hareket eder. Bazı eğri büğrü hududlarda meyve ve faidelerin yerini tanır görür, bilir gibi durur, tevakkuf eder. Sonra başka bir yerde, büyük bir gayeyi takib eder gibi yolunu değiştirir. Demek kaderden gelen mikdar-ı manevînin ve o mikdarın emr-i manevîsiyle zerreler hareket ederler.” (Sözler 469.sh)
Fennen müşahede ettiğimiz üzere, buluttan ayrılan o şuursuz, kör ve sağır elektron zerreleri, havanın o homojen olmayan, karmaşık ve “nihayet derecede eğri büğrü” direnç haritasında tam da gitmeleri gereken, en az enerji harcayacakları o “faideli” rotaları bilir gibi hareket ederler. Karşılarına aşılmaz bir yalıtkanlık bloku çıktığında orada “durur, tevakkuf eder” ve yönlerini değiştirerek dallanıp budaklanırlar. Madde aleminde şimşeğin geometrisinde gördüğümüz bu harika arayış, ağacın dallarındaki zerrelerin büyüme sınırlarında durup meyveye yer açmasıyla aynı........
