İstemek, Bilmek ve Ayna Olmak
İstemek deyince akla gelen ilk şey bir zihin hâlidir. Bir şeyi arzu ederiz, ona doğru meylederiz, belki dile getiririz. Bu tarife göre isteme bilincin içinde olup biten bir hadisedir; isteyebilmek için önce bilmek gerekir.
Oysa bu tarifi dağıtmak için vücuda bakmak yeter.
Mide taam ister. Burun hava ister. Göz ışık ister. Kulak ses, hücre şeker, kemik kireç ister. Üstelik bunlar “isteyen organlar” bile değildir; organın kendisi bir taleptir. Göz, görmeyi arzulayan bir alet değil, ışık talebinin et hâline gelmiş şeklidir. Uzuv, katılaşmış istektir.
Bu fıtrî talep hakikati Risale-i Nurun mehazlarında şöyle ifade edilir:
“Bütün mevcudat, her birisi birer mahsus tesbih ve birer hususi ibadet, birer has secde ettikleri gibi bütün kâinattan dergâh-ı İlahiyeye giden, bir duadır.
Ya istidat lisanıyladır. Bütün nebatatın duaları gibi ki her biri lisan-ı istidadıyla Feyyaz-ı Mutlak'tan bir suret talep ediyorlar ve esmasına bir mazhariyet-i münkeşife istiyorlar.
Veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyladır. Bütün zîhayatın, iktidarları dâhilinde olmayan hâcat-ı zaruriyeleri için dualarıdır ki her birisi o ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla Cevvad-ı Mutlak'tan idame-i hayatları için bir nevi rızık hükmünde bazı metalibi istiyorlar.” (Risale-i Nur-Sözler)
Çekirdek ağaç olma suretini, göz ise ışığı algılama suretini henüz biçim almadan hâl diliyle talep etmiştir. Organ, bu duaya verilen somut yani et hâline gelmiş bir cevaptır.
Zihni de bu listenin tam merkezine koymak gerekir. Zihin de ister; bilgiyi ve hakikati, midenin taamı, gözün ışığı istediği aynı iştahla talep eder. Dolayısıyla zihne “isteyen” demek yanlış değildir. Zihin; insana yayılmış o geniş talep birlikteliğinin en hassas, bilgiye en aç üyelerinden biridir.
Belâgatte bir parçayı söyleyip bütünü kastetmeye mecaz denir. “İstemek bir zihin hâlidir” demekle bütün bedene yayılmış bir talep ağını, o ağın en görünür parçası olan zihin üzerinden ifade etmiş olabiliriz.
Öyleyse insanda tek bir isteyen yok. Binlerce ayrı talep var ve hiçbiri ötekinden haberdar değil: hücre şekeri isterken gözün ışıktan haberi yok, zihin bir cümlenin peşindeyken ciğerin havadan başka derdi yok.
Talepler gerçekten müstakil olsaydı birbirini yıkmaları gerekirdi. Halbuki hepsi tek bir hayata çalışıyor; midenin istediği ile ciğerin istediği aynı bedeni ayakta tutuyor. Demek çokluk zâhirî. Bâtınında, hepsini birden isteyen tek bir şey var.
Ve Bilginin ve Varlığın Zarfı: Zihin, İlim, Ma’lûm
Akan bir çeşmenin önünden her gün geçtiğimizi hayal edelim. Bu manzarada üç ayrı katman durur: akan suyun kendisi, onu bilmemiz ve bu bilmenin gerçekleştiği yer.
Ma'lûm, akan suyun sûretidir. Kim bakarsa baksın değişmeyen taraf: suyun akışı, berraklığı, sesi, taşın oyuğu. Biz bakmasak da o sûret aynı sûrettir.
İlim, aynı sûretin zihnimizde, şu anda, duruşumuzla ve dikkatimizle canlanmış hâlidir. Başka bir kişi de aynı çeşmeyi biliyordur; ortada iki ayrı bilme (ilim) vardır fakat, tek çeşme (malum) vardır.
Zihnimiz ise bu sûretin kâim olduğu zarftır. Kafamızın içinde bir avuçluk yer; içine bir çeşme, bir dağ, bir şehir sığabilir.
Mantık usûlünde bu durum şöyle kaideleştirilir:
“İ’lem; aklın yanında bir şeyden hâsıl olan suret; zihnin onunla keyfiyetlenmesi ve vasıflanması i’tibâriyle ilimdir.” (Tâ’likat)
Bilinen bir şeyin sûreti zihinde hâsıl olduğunda, bu sûret zihinde canlanmış olması haysiyetiyle ilimdir; bu hususî durum nazara alınmadığında ise ma'lûm ve mefhûmdur. Mehazlar burada iki ayrı nesneden değil, tek sûretten bahseder. Değişen, sûrete hangi cihetten bakıldığıdır. Sûrete " zihinde, hususî olarak" kaydıyla bakılırsa ilim; bu kayıt kaldırılırsa ma'lûm olur. Demek ilim ile ma'lûm arasındaki fark, iki nesne arasındaki fark değil, bir nesneye iki i'tibarla bakış farkıdır.
Bir teşbih ile bu hakikate bir kapı açabiliriz:
Misal, Bir şarkı aynı anda beş ayrı radyodan yayında olsun. Radyolarda beş farklı çalış vardır ama şarkı tektir. Burada radyo zihin, o radyodan yükselen ses ilim, şarkının kendisi ise ma'lûmdur. Radyolardan birini kapatırsak elbette şarkı bitmez; sadece o radyodaki çalış biter.
Bu cihetle ilk çeşme misalinde olduğu gibi bakışımızı çevirsek bile su akmaya devam eder. Görmemiz suyu akıtmaz sadece akan suyu görmüş oluruz. Demek bilmek, bilineni kurmuyor; sûretini alıyor. Üstadım Hazretlerinin Kader Risalesindeki ifadeleriyle kaide sabitleşir;
“İlim, malûma tabidir.” (Risale-i Nur-Sözler)
Bu kaide ile O çeşmeyi hiç duymamış birinin bilgisizliği, suyu durdurmaz. Bilmemek, bilinmeyende bir eksiklik meydana getirmez; bilmeyendeki bir hâldir. Kaidenin adı: âdem-i ilim, ademe delâlet etmez. Bilmemek i'tibârî bir şeydir, hakikatin cüzlerinden değildir.
Evet, çeşme suyun menbaı değil, mecrasıdır. Çeşmeyi kapatmak suyu bitirmeyecek, akışı durdurucak. Çeşmeyi sökmek dahi kaynağı bitirmez. Zihin de böyledir. Ma'lûmun menbaı değil, mahallidir. Onda beliren sûret zihnin kendi üretimi değil, zihne dışarıdan akseden bir hakikattir.
Bilmenin ve anlamanın mahalli olan zihinde durum böyleyken, beden katmanlarında istek nasıl teşekkül eder? Zihni bile bilginin sahibi kılmayan bu hakikat, vücudun diğer uzuvlarında çok daha berrak bir biçimde ortaya çıkar.
Midenin taamı istemesi taamın ne olduğunu bildiği için midir? Göz ışığı ister; ışığın ne olduğunu bilir mi? Burun havayı ister, oksijenden haberi yoktur. Hücre, adını bile duymadığımız bir maddeyi tam ölçüsünde talep eder.
Talep var, tarif yok.
İşte istemenin en tuhaf tarafı bu: istek, isteyenin bilgisini aşıyor. Bir şeyi hem isteyip hem tanımamak, o isteğin sonradan edinilmediğini, baştan konulduğunu gösterir. İnsan kendi bedeninin neye muhtaç olduğunu bilseydi, zaten kendi karşılardı. Veren taraf bütün hâcatına vâkıftır. Vâkıf olan isteyen değil, verendir. İnsanda talep var, ilim yok. İlim, veren tarafta.
Risale-i nur bu hakikatı bir teklifle işaret ediyor:
“İ'lem eyyühe'l-aziz! Sen kendi vücudunu yapmaya kàdir değilsin. Ve elin onu icad etmekten kàsırdır. Başkaları dahi o işten âciz ve kàsırdırlar. İstersen tecrübe et bakalım. Şecere-i kelimat denilen bir lisanı veya muhaberat ve ezvak santralı olarak bir ağzı yap. Elbette yapamayacaksın. Öyle ise Allah'a şirk yapma! “
اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ (Mesnevi-i Nuriye)
Bu misalin seçilmesi tesadüf değildir. Ağız, istemenin bütün katlarının üst üste bindiği yerdir:
Tadarak bedenin fıtri talebini karşılar ve karşılığı zihne zevk olarak bildirir,Söylerek, talebi kelimeye çevirir, dile getirir,Ve bunları aynı boşlukta, aynı anda yapar.Yani isteme merdiveninin iki basamağı tek bir uzuvda buluşmuştur. Ve o uzvu yapmakta insan aciz kalıyor.
Bununla bilginin yanına kudret eksikliği eklenir. İstediğini tanımıyorsun, bilgi tarafı. Onu yapamıyorsun, kudret tarafı. İkisi bir araya gelince sahiplik iddiasından geriye bir şey kalmıyor:
Bilmiyorsun, yapamıyorsun. Öyleyse senin değil.
Mesele sadece insanın kendi bedenine söz geçirememesinden ibaret değildir; zihin dahi kendi malı değildir. Bedenindeki bir uzva bile hükmedemeyen insan, zihninin derin mahiyetini incelediğinde orada da müstakil bir sahiplik kuramadığını görür.
Zihin sûretleri içine alması i'tibariyle zarf, o sûretlerin rengiyle renklenmesi i'tibariyle mazruftur. Bir ayna karşısındaki manzarayı içine alıp kuşatırken, aynı anda o manzaranın rengine bürünür; gösteren, gösterdiğinin vasfını taşır.
Bu çift yönlülük mülk ve melekût ayrımıyla yerine oturur. Her şeyin bir mülk, bir de melekût ciheti vardır. Zihin mülk cihetiyle bedenden bir et parçasıdır, hâriçtedir; "Bir hardal tanesi gibidir" der Tâ’likat ve bu cihetle göğü içine alamaz. Melekût cihetiyle ise "Gaybın penceresidir" der Tâ’likat; gayb âleminden gelen sûretler ve hakikatler oraya aksettiğinde gökyüzünü de kâinatı da içine alır.
Kuşatma melekût cihetinde işler. Zihnin bir zarf gibi kâinatı içine alabilmesi onun melekutî boyutudur. O anlamların rengine bürünüp şekil alması ise mülk boyutundaki tezahürüdür. Zarfiyet melekûtta, keyfiyet mülktedir. Mantıktaki kıyas hataları da bu ayrımın karıştırılmasından doğar: "Küllî zihindedir, zihin dışarıdadır; öyleyse küllî dışarıdadır" önermesi yanlıştır. Çünkü zihnin mülkü ile melekûtu birbirine karıştırılmıştır.
İşte zihinde beliren sûretler birer "râbıta" değil, birer "temessül"dür. Râbıta olsaydı zihnin ipleri çekmesi dışarıdaki nesneyi hareket ettirirdi. Oysa........
