menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İmtisal Sırrı

7 0
previous day

Bir suretin üzerine alınması, bir topluluğun kurulması

Bediüzzaman Said Nursî hazretlerinin 1339 senesinde Meclis-i Mebusan'a hitaben yazdığı hutbe üzerine bir tahlil. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)

Zafer kazanılmıştır; asıl mesele şimdi başlar

İstiklal Harbi kazanılmıştır. Üstadım Said Nursî hazretleri, zaferi kazanmış mücahidlere ve Meclis'e hitaben yazdığı hutbeye, Nisâ sûresinin namazı "mü'minler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farz" olarak tanımlayan âyetiyle başlar; ardından seslenir: "Ey mücahidîn-i İslâm! Ey ehl-i hall ü akd!"

Bu açılış, hutbenin gayesini şifreler hâlde taşır. Hitap bir bireye değil, aynı vazifede beraber çalışan bir topluluğa yapılmıştır. Meclis-i Mebusan bir topluluktur ve böyle bir topluluğun fayda verebilmesi, üyelerinin ortak bir payda etrafında birleşmesine bağlıdır. Açılış âyetinin bizzat farz namazdan bahsetmesi de tesadüf değildir: namaz burada hem ilk nasihatin konusu hem de bu topluluğun birleşebileceği somut ortak paydadır.

Ve hutbenin ilk cümlesi, zaferin ardından söylenmesi beklenen bir tebrik değil, bir ihtardır:

"Şu muzafferiyetteki hârikulâde nimet-i İlahiye bir şükran ister ki devam etsin, ziyade olsun. Yoksa nimet şükrü görmezse gider." (Mesnevi-i Nuriye)

Zafer bir eşiktir; asıl sınav o eşikten sonra başlar. Hutbenin on maddesi boyunca istenilen imtisal sırrı olarak bakabiliriz. En yüksek mertebeden (Meclis, mücahidler, âlem-i İslâm) en avam topluluğa (tabaka-i avam, bir aşiretin fertleri) kadar aynı şekilde işleyen bir imtisal sırrını ve neticelerini bu hutbe ile kavramaya çalışacaz.

İmtisal, lügat itibariyle "bir emre uymak" diye ifade edilebilir. Bu asıl mana için eksik bir ifade olarak kalabilir.

İmtisal, Arapçada م ث ل kökünden gelir. Misl (benzer), misal (örnek), temsil (bir şeyin yerine geçerek onu göstermek), timsal (suret) kelimeleriyle aynı kökten. Kökün merkezinde benzeşme vardır.

Buna göre imtisal, emri yerine getirmekten ziyade; emrin tarif ettiği sureti üzerine almak, o surete benzemektir. Emir keyfi bir dayatma değil, bir suretin tarifidir; imtisal ise o tarifi kendi üzerinde tahakkuk ettirmektir. Bu yüzden imtisal eden kişi bir emri yerine getirmekle aynı zamanda o emrin şekline bürünür, kendisi o emir için bir misal hâline gelir.

Hutbenin bütün nasihatleri, imtisalin şu altı yüzünden birine dayanır: sureti üzerine almak, o suretle benzeşenlere bağlanmak, benzenilen bir misal hâline gelmek, ne yaptığının şuurunda olmak, emrin kudretine bağlanarak kendi acziyle yapamayacağını yapmak ve bütün bunları külfetle değil şevkle taşımak.

Meseleye girmeden önce, imtisalin ne kadar geniş bir zemine oturduğunu görmek gerekir. Üstadım hazretleri, Sözler'de eşyanın fıtratındaki meyelanları; tohumun büyümeye, ateşin yakmaya, suyun akmaya olan meylini, evamir-i Rabbaniyeye imtisal olarak okur. Her mahlûkun fıtratına yerleştirilmiş eğilim, aslında ona verilmiş emre uymasının ifadesidir.

Bu okuma, imtisali insana mahsus bir dinî vecibe olmaktan çıkarıp varlığın işleyiş kanunu hâline getirir. Kâinatta her şey, farkında olmaksızın, kendi fıtratındaki emre imtisal etmektedir; "düzen" dediğimiz şey bu imtisalin toplamıdır. Tohum kendi fıtratındaki emre uymasa filiz vermez.

İnsanı ayıran nokta tam buradadır: insan, imtisali geri çekebilen varlıktır. Bu yüzden hutbe boyunca bir rica ve bir ihtar dili kullanılır; taşa, tohuma, orduya emir verilir, insana ise nasihat edilir. Ve bu yüzden ihmalin ağırlığı da başkadır: ihmal eden insan yalnız bir kuralı çiğnemiş olmaz, kâinatın bütününün içinde bulunduğu hâlden ayrı düşmüş olur.

İfadeler dışarıdan konmuş bir ceza-mükâfat kuralı gibi okunabilir. Lakin değildir. Her işin kendi fıtratı vardır ve o fıtrat, hangi davranışın onu ayakta tutacağını kendiliğinden belirler.

Meseleyi en yalın hâliyle şöyle görebiliriz: bir elektrik santralinin ihtiyacı mühendistir; oraya doktor getiremezsiniz. Doktor yetkin, hayat kurtaran biridir. Lakin santralin sureti onun suretiyle örtüşmez. Burada bir yasak, bir ceza ya da bir haksızlık yoktur; işin kendi mahiyeti, hangi surete benzeyenin ona dokunabileceğini kendiliğinden belirlemiştir. Doktoru santralde çalıştırmamak onu küçültmez; onu yanlış surete zorlamak küçültür.

İmtisal, bu uygunluğun adıdır. Emir "şunu yap yoksa cezalandırılırsın" demez; "bu işin sureti budur, ona benze" der. Uymamanın neticesi de bir yaptırım değil, fıtri bir çözülmedir. Mühendis getirmezseniz santral çalışmaz; kimse onu cezalandırmış olmaz.

Üstadın âlem-i İslâm hakkındaki Hubab taki ifadesi:

"Demek âlem-i İslâm içinde mühim ve inkılabvari bir iş görmek, İslâmiyet'in desatirine inkıyad ile olabilir, başka olamaz. Hem olmamış, olmuş ise de çabuk ölüp sönmüş."

Son cümledeki hakikat kendi suretine yabancı hareketler yasaklandıkları için değil, o bünyeye benzemedikleri için sönmüştür. Santrale getirilen doktor gibi. Aynı sebeple, "lâkaydane ve ihmalkârane müsbet bir iş görülmez": yapıcı olmanın sureti özendir, ihmalle benzeşmez.

Böylece şu hüküm çıkar: imtisal, fıtrattaki gayeleri izhar eder. Her şeyin fıtratına yerleştirilmiş bir gaye vardır; o gayeye yönelen meyelan, kendisine verilmiş emre imtisaldir. Ama insanda bu gaye kendiliğinden zuhur etmez, imtisalle açığa çıkar. İmtisal edilmezse gaye yok olmaz; gizli kalır, meyvesini vermez. Ekilmeyen tohumun içindeki ağaç gibi.

Hutbenin ilk maddesindeki mantık tersine çevrilebilir; dikkat gerekir.

Cümle "bir şey devam ediyorsa ondan hoşnut olunmuş demektir" demiyor. Tersini söylüyor: şükür gösterilirse devam eder. Devam bir kanıt değil, bir sonuçtur. Bir şey atalet, alışkanlık ya da çaresizlikle de sürebilir; sürmesi ona rıza gösterildiğinin delili olmaz. Buradaki iddia bir kanıt önermesi değil, bir şart önermesidir.

Şükrün karşılığı olarak namaz gösterilir. Çünkü nimetin kendi sureti vardır: nimet, verenle alan arasındaki bir bağın adıdır ve bu bağın insan tarafındaki sureti şükürdür. Namaz, o suretin somut, vakitli, tekrarlanan biçimidir. Şükürsüz nimet, artık o sureti taşımayan, kopmuş bir kazançtır. Nimet şükür ister.

Aynı yapı sevgi için de tekrarlanır:

"Âlem-i İslâm'ı mesrur ettiniz, muhabbet ve teveccühünü kazandınız. Lâkin o teveccüh ve muhabbetin idamesi, şeair-i İslâmiyeyi iltizam ile olur. Zira Müslümanlar İslâmiyet hesabına sizi severler." (Mesnevî- i Nuriye-Hubab)

Sevgi şahsa değil, temsil edilen surete verilmiştir. Temsil edilen suret bırakılırsa sevginin dayanağı kalmaz; kişi aynı kişidir, ama artık aynı misal değildir. Sevgi sadakat ister.

Nimet de sevgi de elde edildiği anda değil, elde edildikten sonra sınanır.

İmtisal yalnız kişiyi bir suret giydirmekle kalmaz. Aynı sureti üzerine alan herkes, farkında olmadan birbirine benzer hâle gelir ve benzeşme, bağı oluşturur... Hutbenin dokuzuncu maddesi bunu açıkça kurar:

Tâsian:"Sizin bu 'İstiklal........

© Risale Haber