Hürriyet bahane, Hürmüz şahane
Başta insanoğlu, canlı ve cansız varlıkların tamamı, kâinatın Sanii tarafından iki kutuplu olarak zıt yaratılmışlardır. Bunları; elektrikte artı eksi, mıknatısta N ve S kutupları, dünyada; doğu batı, sıcak ve soğuk, canlılarda dişi ve erkek, ahlakta iyilik ve kötülük, kullukta helal-haram, doğru ve yanlış, zulmet ve nur, inkâr ve kabul olarak görmek mümkündür. Bu zıt kutuplar birbiriyle esasında mücadele ve çarpışmak için yaratılmamışlardır. Bu saydıklarımız birbirine zıt görünseler bile biri diğerinin eksiklerini gidermek için devri daim içerisinde yardımına koşturulmaktadırlar. İmtihan sırrı gereği bu dünya ahiretin tarlası hükmündedir. Ne ekersen onu biçersin. Allah’a ve ahirete tüm esasları ile inanmayanlar nefis hevalarının esareti altında kendilerini negatif kutupta tutarak kaybedenler grubunda olacaklardır. Adeta duvarın arkasını bir ultrason cihazı gibi gösteren iman dürbünüyle asıl ana yurdumuz ahirete projektörlerini tutarak uzağı görme kusuru olmayanlar kazananlar olacaklardır. Alemlerin Rabbi olan Allah insanoğlunu bu dünya hayatında bir imtihana tabi tutmuş, eğriyi ve doğruyu ona elçileri aracılığı ile kitaplar göndererek bildirmiş, adeta dünyada iken ahireti kazanma kılavuzunu ona bildirmiştir. Yine imtihan gereği bilen ile bilmeyenin bir olmayacağı, zalim ve mazlumun hak ettiği ceza ve mükafatı darı ahirette cennet ve cehennem şeklinde onlara tattıracaktır. Şahsım ve ahiret gününe inananların tamamının bundan zerre kadar bir şüpheleri yoktur, amenna.
Tarihin bütün devirlerinde insanoğlu var oldu olalı, yaratılışından bu yana birbiriyle rekabet ve mücadele içerisindedirler. Cenab-ı Allah ezelden beridir hayır ve şerri yaratmış, bunları işleyip işlememe ihtiyar ve iradesini insanın kendisine bırakmıştır. Zerre miktar bile olsa hayır ve şerrin karşılıksız kalmayacağını vaat etmiştir. Rabbil alemin (cc) tarih boyunca insanoğluna elçileri aracılığıyla kitap göndererek eğriyi ve doğruyu bildiren, imtihanı kazanmanın ve kaybetmenin şifrelerini veren, en son peygamber olarak kâinatın efendisin Hz. Muhammed’i (asv) kendisine muhatap kabul ederek insanlara sırat-ı müstakimin temel taşlarını güncellenmiş şekliyle mükemmel bir tarzda bildirmiştir. Artık günah ve sevaplarıyla insanoğlu baş başadır, her işlediklerinden sorumluluk kendisine ait olacaktır, ahiret davasını kaybetmek ve kazanmak artık kendi iradesindedir. Bu saatten sonra zarara kendi rızasıyla girene merhamet edilmeyeceği açıkça ortadadır.
Hal böyle iken günümüze kadar, gelmiş ve geçmiş insanoğlunun tamamı, kendisine emanet edilen hayatı bu sefinede sürdürmüş ve sürdürmektedir. Elbet bir gün onlar da evvelkiler gibi bu sefinedeki imtihanlarını tamamlayarak muhakkak O’na döndürülecektir.
İnsanda akıl ve mantık, şuur ve kalp, nefis ve ruh var, bu nedenle her şeyin farkında olabilecek kabiliyette yaratılmıştır. Bunların idrakinde olmak için azıcık vicdanına kulak vermesi yetecektir. Vicdan fıtrattan haber vererek Allah’ın emir ve yasaklarına uymayı kendisine bir görev kabul ederek ahiret davasını kazanma vesilesi olarak görecektir. Aksini düşünenler Allah’ın emir ve yasaklarına, elçilerine ve hitabına sırtını dönerek şeytanın yolunu tercih edenler cehennem azabını peşinen kabul etmiş olacaklardır.
İnsanoğlu yaratılış gayesine ve fıtratına dikkat ettiğinde sırf bu dünya için yaratılmadığını anlayacaktır. Asıl yurdumuz ebedi hayat sermayesinin verileceği yer olan ahirettir. Ahirette imtihan kapanacaktır, neticede herkes bu dünyada kazanmış olduğu elindeki sermayesine göre ahirette muamele görecektir. Herkes gibi, ehli dünya da cennet olarak gördüğü ve âşık olduğu bu fani diyardan elbet bir gün ayrılacaktır. Öyleyse;
-Neden bu kısa ömür için verilen bu fani dünyada ebedi hayatımızı kazanmak varken kaybedelim?
-Neden Allah’ın bize bildirmiş olduğu hükümlere, ahlak ve adalete riayet etmeyelim?
-Neden Allah’ın yaratmış olduğu insan hayatına son verelim. Bu hayatı ona biz mi vermişiz ki onu alma hakkımız olsun.
-Hem bu dünya........
