Bir Fıkradan Daha Fazlası: Görünmez Vatandaşlık Cetveli
Bir Fıkradan Daha Fazlası: Görünmez Vatandaşlık Cetveli
Bir Fıkradan Daha Fazlası: Görünmez Vatandaşlık Cetveli
Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte “ortak bir ulusal kimlik” ve “modern bir toplum” inşa etme hedefi, dönemin şartları içerisinde devletin temel önceliklerinden biri oldu. Bu süreçte bazı yerel, etnik, kültürel ve dini kimlikler kamusal alanda kendilerine eşit ölçüde yer bulamadı. Zaman içerisinde bu kimlikler eğitim, şehirleşme, ekonomik kalkınma ve demokratikleşme süreçleriyle birlikte daha görünür hale geldikçe, geleneksel yönetici elitlerde buna yönelik mesafeli tutum daha fazla görünür olmaya başladı.
Bir toplumun demokratik olgunluğu, her zaman büyük siyasi krizlerde ortaya çıkmaz. Bazen de gündelik hayatta kime gülündüğünde veya kimin onuru fıkra malzemesi yapıldığında görünür olur. Toplumun en önde gelen iş insanlarından birinin, bir hastane açılışında anlattığı fıkra etrafında yaşanan tartışmalar da bu gerçeği gözler önüne serdi.
İlk bakışta sıradan bir espri ya da talihsiz bir mizah denemesi gibi görülebilecek bu olay, aslında ülkemizin uzun yıllardır taşıdığı toplumsal hassasiyetlerin ve çözülmemiş sorunların yeniden görünür hale gelmesine neden oldu. Sarf edilen sözlerde kötü niyet bulunup bulunmadığı elbette tartışılabilir; ancak günümüzde bir ifadenin değerlendirilmesinde “niyet”in dışında o ifadenin ortaya çıkardığı etki ve insanlara hissettirdiği duygu da önem taşır. Çünkü tarih boyunca önyargılar çoğu zaman masum görünen şakalar, kalıplaşmış espriler, günlük dil içinde normalleştirilen ifadeler ve etiketlemeler aracılığıyla varlığını sürdürmüştür.
Makbul Vatandaşın İnşası
Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte “ortak bir ulusal kimlik” ve “modern bir toplum” inşa etme hedefi, dönemin şartları içerisinde devletin temel önceliklerinden biri oldu. Ancak bu süreçte bazı yerel, etnik, kültürel ve dini kimlikler kamusal alanda kendilerine eşit ölçüde yer bulamadı ve merkezin dışında kalan birçok unsur, uzun yıllar boyunca görünürlüğünü sınırlı biçimde yaşayabildi. Zaman içerisinde bu kimlikler eğitim, şehirleşme, ekonomik kalkınma ve demokratikleşme süreçleriyle birlikte daha görünür hale geldikçe, geleneksel yönetici elitlerde buna yönelik mesafeli tutum daha fazla görünür olmaya başladı. Başlangıçta belirli çevrelerle sınırlı olan bu bakış açısı ve söylem, yıllar içinde medya, sinema, edebiyat ve gündelik dil aracılığıyla topluma yayıldı. Böylece bir dönemin seçkinci refleksleri sıradan vatandaşın diline kadar sirayet etti.
Üstünlüğün Gündelik Dili
Kendisini memleketin doğal sahibi, diğer herkesi eksik gören bir zihniyet ve dil, çoğunlukta olmasa bile halen gündelik yaşamı etkileyebiliyor ve gruplar arasında psikolojik bariyerler oluşturabiliyor. Bu zihniyet bazen büyük sermayenin en görünür simalarından birinin dilinde, bazen ömrünü aydınlık bildiği değerlerle geçirmiş bir emeklinin sakin ama yukarıdan bakan cümlesinde belirir. Bazen bir dost sofrasında, memleketin durumu hakkında ahkam keserken, bazen bir poliklinikte, mesleğini icra eden bir doktora “Nerelisin?” diye sorulup “Diyarbakır” cevabı alındığında, iyi niyet kisvesine bürünmüş “Olsun, üzülme, ne olmuş?” cümlesinde vücut bulur. Ya da bir toplu taşımada İngilizce ya da Fransızca konuşan insanlar hayranlıkla izlenirken, Kürtçe ya da Arapça konuşanlara alt kültürdenlermişcesine atılan bakışlar da bu zihniyetin gündelik yaşamda vücut bulmuş halidir. Sorun, bu yaklaşımın ne kadar yaygın olduğundan çok, gündelik hayatın içinde normalleşebilmesi ve fark edilmeden yeniden üretilebilmesidir. Bu noktada vurgulanması gereken husus, söz konusu yaklaşımın toplumun büyük çoğunluğuna atfedilemeyeceği ve belirli kültürel kodlarda varlığını sürdüren bir refleks olarak karşımıza çıktığıdır.
Bu üstünlük hissi sadece etnik kimlikler üzerinden işlemedi. Yıllar boyunca muhafazakar ve dindar kesimler de aynı bakışın hedefinde oldu. Kültürel hafızamızda yer etmiş birçok Yeşilçam filminde dindar karakterler çoğu zaman bağnaz, çıkarcı, üfürükçü ya da........
