Azerbaycan’da Muhalefet Nasıl Yok Edildi?
Azerbaycan’da Muhalefet Nasıl Yok Edildi?
Azerbaycan’da Muhalefet Nasıl Yok Edildi?
Bugün Azerbaycan’da otuz yıllık tasfiye sürecinin sonunda geriye gerçek bir siyasal rekabet kalmadı. Kurumlar hâlâ yerinde duruyor olabilir ama içleri çoktan boşaltılmış durumda.
Otoriter rejimlerin çoğu, demokratik bir deneyimin hiç yaşanmadığı ülkelerde ortaya çıkar. Azerbaycan’ın hikâyesi ise biraz farklıdır. Azerbaycan’daki otoriterlik, hiç doğmamış bir demokrasinin değil; doğduğu anda bastırılan bir demokrasinin ürünüdür. 1992’de, yetmiş yıllık Sovyet totalitarizminin ardından ülke kısa bir demokratik açılım yaşadı. Ama bu açılım, yerleşik bir demokratik kültüre değil, dar ve cesur bir aydın kuşağın iradesine dayanıyordu. Özgürlük içinde yetişmiş kuşaklar, onu öğreten kurumlar ve onu koruyacak siyasal gelenek henüz yoktu. Bu yüzden demokrasi daha en başından kırılgandı. Bir yıl içinde çöktü ve yerini, modern dünyada benzerine çok az rastlanan bir yapıya bıraktı: Başkanlığın babadan oğula geçtiği bir cumhuriyete. Azerbaycan, özgür seçimlerin tek başına demokrasi kurmaya yetmediğini; onu ayakta tutacak toplumsal ve kurumsal zemin oluşmadan kazanılmış bir açılımın da aynı hızla geri alınabileceğini gösteriyor.
1993’te iktidarı devralan Heydar Aliyev, 2003’te koltuğu oğlu İlham Aliyev’e bıraktı. Aile o tarihten beri ülkeyi yönetiyor. 2017’de İlham Aliyev, anayasanın oluşturduğu Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcılığı görevine eşi Mehriban Aliyeva’yı atadı; cumhurbaşkanının görevini yapamaz hâle gelmesi durumunda yerine geçecek kişi de böylece aileden biri oldu. Oysa cumhuriyet, halk adına kullanılan bir yönetim yetkisini ifade eder ve en basit hâliyle monarşinin tersidir. Azerbaycan’da ise bu yetki zamanla bir aile mirasına dönüştü. Otuz yıla yayılan bu dönüşüm, büyük ölçüde gürültüsüz ilerledi.
Kaybedilen Cumhuriyet
Azerbaycan’ın demokrasi denemesi, 1980’lerin sonunda Halk Cephesi’ni kuran kuşakla başladı. Bunlar ülkenin en iyi eğitimli insanlarıydı; Bilimler Akademisi’nin ve Bakü Devlet Üniversitesi’nin hocaları, yazarları ve araştırmacıları. O çevrelere katılmak büyük bir cesaret istiyordu. Bu insanlar yalnızca kariyerlerini değil, “görevlerini, makamlarını, hatta bireysel özgürlüklerini bile” kaybetmeyi göze almışlardı. Cesaretlerinin karşılığını 1992 Haziran’ında aldılar. 1920’den beri yapılan ilk çok adaylı seçimde Abulfez Elçibey oyların yaklaşık yüzde 55’iyle cumhurbaşkanı seçildi; uluslararası gözlemciler de süreci, yeni bağımsızlığını kazanmış bir ülkeden beklenebilecek ölçüde serbest ve adil buldu.
Bu kısa demokrasi denemesi, bir bakıma kendi idealizminin kurbanı oldu. Halk Cephesi yönetimi hukuka ve demokratik usullere öylesine bağlıydı ki, iktidarı kazandıktan sonra elindeki en büyük fırsatı kullanmadı; yeni bir parlamento seçimine gitmedi. Böylece ülke, eski ’nomenklaturanın’ ağırlığını koruduğu Sovyet döneminden kalma bir meclis ve aynı dönemin hukuk düzeniyle yönetilmeye devam etti. Oysa yeni bir parlamento, yalnızca yeni bir anayasa değil, kurulan demokratik düzenin kendi kurumlarıyla güvence altına alınması anlamına geliyordu. Bu adım atılmayınca reformcular, ilk büyük krizde kendilerini koruyacak ne güçlü kurumlara ne de sağlam bir siyasal meşruiyete sahipti. Nitekim bu tercih, birçok araştırmacı tarafından “belki de asıl ölümcül hata” olarak değerlendirilir. Kriz de gecikmedi. Ermenistan’ın işgali altındaki Karabağ’da savaş kötü gidiyor, ekonomi hızla çöküyordu. Haziran 1993’te Rusya destekli bir askerî ayaklanma Elçibey’i devirdi ve eski bir KGB generali, Sovyet Azerbaycanı’nın son dönem liderlerinden Heydar Aliyev, “istikrarı sağlamak” iddiasıyla yeniden iktidara döndü.
Bu kısa ve sancılı dönemin faturası, demokrasi fikrini temsil eden kadroya kesildi. Halk Cephesi yönetimi savaşın kaybı, ekonomik çöküş ve iç çekişmelerle hızla itibarını yitirmişti; dağılan bir ülkenin ortasında geniş kesimler için artık öncelik özgürlük değil, istikrardı. Onlarca yıl Sovyet yönetiminin en güçlü isimlerinden biri olarak görev yapmış, Moskova’da Politbüro’ya kadar yükselmiş Heydar Aliyev, bu beklentinin karşısına bir “güçlü el” imgesiyle çıktı. Otoriter restorasyon asıl gücünü buradan aldı. Demokrasiyi yaşayarak tanımamış bu toplumun gözünde özgürlük henüz korunmaya değer bir kazanım hâline gelmemişti; demokrasi yalnızca bir yıllık bir tecrübeydi, buna karşılık istikrar vaadi çok daha tanıdıktı. Bu vaat da Aliyev’e neredeyse sınırsız bir hareket alanı açtı.
Aşağılama Yoluyla İktidar
Heydar Aliyev iktidarını ustalıkla kurgulanmış siyasal gösterilerle pekiştirdi. Yönteminin merkezinde rakibini halkın gözü önünde itibarsızlaştırmak vardı. Bunun nasıl işlediği, Millî Meclis’in televizyondan canlı yayımlanan bir oturumunda açıkça görüldü. Aliyev, eski meclis başkanı ve Müsavat lideri İsa Gambar’ı üç kez kürsüye çağırıp hesap vermeye zorladı; Gambar üç kez reddetti ve Aliyev yönetiminde Azerbaycan’ın “bir hapishaneye döneceğini” söyledi. Kehaneti boşa çıkmadı. Partisi Müsavat, Heydar Aliyev’in iktidarı boyunca hiçbir seçimde gerçekten yarışamadı; Gambar da bir daha meclise dönemedi.
İzleyen yıllarda aynı senaryo defalarca tekrarlandı. Ağustos 1993’te Elçibey hakkında düzenlenen güvenoyu referandumunda yüzde 97,5’lik bir “ret” sonucu açıklandı; iki ay sonra Aliyev yüzde 98,8 oyla cumhurbaşkanı seçildi. Bu oranlar tesadüf değildi. Selefi Ayaz Mutallibov’un 1991’de aldığı yüzde 98’i aşması gerekiyordu; çünkü rejim için önemli olan sandığın varlığı değil, sandıktan çıkan ezici çoğunluk görüntüsüydü. Aynı dönemde eski Dışişleri Bakanı Tofiq Gasımov ihanetle suçlanarak bir psikiyatri kliniğine kapatıldı. Halk Cephesi Partisi de “terörist örgüt” ilan edildi. Her iki yöntem de Sovyet döneminde muhalifleri itibarsızlaştırmak için sıkça kullanılan yöntemlerdendi.
1995’te yapılan ilk post-Sovyet parlamento seçimiyle birlikte seçim mühendisliğinin kurumsal altyapısı da oluşturuldu. Merkez Seçim Komisyonu’nun başkanını cumhurbaşkanı atıyor, diğer üyeler de onun belirlediği süreçlerle şekilleniyordu; böylece seçimi yöneten kurum daha en baştan iktidarın denetimine giriyordu. Muhalefetin topladığı binlerce imza doğrulanmadan geçersiz sayıldı; Müsavat seksen üç adayından yalnızca on ikisiyle yarışabildi ve parti listesi bütünüyle seçim dışı bırakıldı. Oy verme günü çoklu oy kullanıldı, sandıklar şişirildi, sayım sırasında ışıklar “kazara” söndü ve gözlemciler salonlardan çıkarıldı.
O tarihten sonra Azerbaycan’da yapılan hiçbir seçim uluslararası gözlemciler tarafından serbest ve adil kabul edilmedi. Aliyev seçimleri hiç kaldırmadı; ama her seçimi özenle kurguladı. Böylece sandık, halkın iradesini yansıtan bir araç olmaktan çıkıp onu örten bir perdeye dönüştü.
İktidarın 2003’te babadan oğula geçişi de sancısız olmadı. Hastalanan Heydar Aliyev, oğlu İlham’ı önce başbakanlığa, ardından partisinin cumhurbaşkanı adaylığına taşıdı. Uluslararası gözlemcilerin raporlarına göre o seçimde oylamanın uluslararası standartları karşılamadığı, sürecin ise “hakiki bir seçim sürecini hayata geçirme yönünde yeterli siyasi iradenin yokluğunu” gösterdiği belirtildi. Sayım merkezlerinin yüzde 55’inde ciddi usulsüzlük tespit edildi. Seçim gecesi muhalefet binalarına........
