İkinci Kez Arşidük Ferdinand Düşerken
İkinci Kez Arşidük Ferdinand Düşerken
İkinci Kez Arşidük Ferdinand Düşerken
Bu uluslararası düzen, ABD’den hizmet sektörü ücretlerini besleyen ucuz emek, Çin’den ucuz mallar ve Rusya’dan ucuz doğalgaz olmak üzere üç sac ayağı üzerinde duruyordu. İlk dönem Trump ve Covid pandemisi etkisiyle bu düzen çöktü. Uluslararası finans ve güvenlik bekçiliğini sürdürmenin maliyetli hale gelmesi ABD’nin odağını kendi yakın coğrafyasına çevirdiğini gösteriyor. Enerji, nadir toprak elementleri ve yapay zekâ rekabeti yeni dönemin en önemli belirleyicileri olarak öne çıkıyor. Bu durumda gelecek günler tek kutuplu dünya düzeninden çok ve değişken kutuplu dünya düzenine geçişi getirebilir.
Amerikan Barışı (Pax Americana) çöküyor. Bunu ilk iddia eden olmamanın verdiği bir rahatlık var. Immanuel Wallerstein 1984 yılında yayımlanan Dünya-Ekonomi’nin Siyaseti isimli eserinde, ondan önce -merkezde ABD hegemonyası olmasa da kapitalizm üzerinden- Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi isimli eserinde Joseph Schumpeter bu hegemonyanın siyasal ve ekonomi politik düzleminde çökeceği yönünde öngörüde bulunmuştu. Çöküş edebiyatının çekiciliği sadece bir gelecek projeksiyonu için değil geçmişi anlama ve dönemlendirme için de geçerli. Bunun önemli örneklerinden birisi Karl Polanyi’nin meşhur Büyük Dönüşümü isimli eserinin ilk cümlesi olan ‘19.yy medeniyeti çöktü.’ ibaresidir.
Pax Americana’nın ya da ABD hegemonyasının çöküşüne dair iddiaları mümkün kılan en yakın örnek 3 Ocak 2026 tarihinde Venezuela devlet başkanı Nicolás Maduro’nun Hollywood klişelerini aratmayan bir operasyonla -ama bu sefer beklenmedik bir hakikat formunda- ele geçirilmesiydi. Öyle ki egemen bir devlet başkanı bir diğer egemen devlet tarafından 3 saatlik bir sınır ötesi müdahale ile kaçırıldı. Irak işgalinin bile -belki de- kimsenin inanmadığı ama varmış gibi davrandığı demokrasi, insan hakları, insanlığa karşı işlenen suçlar gibi meşrulaştırma araçları ile gerçekleştirildiği hala akıllarda. Venezuela müdahalesi bütün bu uluslararası teamüller alt-üst edilerek ve dolaysız bir şekilde gerçekleştirildi. Öyle ki, bütün teamüllerin çiğnendiğine dair bir şüphenin kalmaması adına (!) Başkan Trump’ın bizzat kendisi tarafından müdahalenin önemli gerekçelerinden birinin petrol meselesi olduğu da vurgulandı. Egemen bir devletin bir başka devlet tarafından uluslararası kurumsal süreçler işletilmeden -hatta ulusal yürütme mekanizmaları da bertaraf edilerek- müdahaleye uğraması uğruna ciltler dolusu yazılan ve yeni dünya düzeninin amentüsü olduğu iddia edilen liberal anlatının ve değerlerinin ve hatta bununla birlikte, tek kutuplu hakimiyet biçiminin de artık miadını doldurduğunu gösteriyor. En son Dünya Ekonomik Forumu/Davos toplantısında Kanada Dışişleri bakanının “inandığımız bütün değerler artık yok oldu ve bu bir geçiş değil düzenin değişimi” minvalindeki yorumlarıyla de facto bir durum de jure olarak da uluslararası bir platformda dile getirilmiş oldu.
Venezuela olayı Batı-dışı dünyanın maruz bırakıldığı vülgarize bir tecrübe olsa da bunun daha “medeni” bir versiyonu Batı dünyası için hazırda bekliyor. Göreve ilk geldiği dönemden itibaren Grönland’ın ABD himayesine girmesi gerektiğini belirten ABD Başkanı Donald Trump, gittikçe artan bir baskı hatta bir tür hücumbot diplomasisi ile bu emelini gerçekleştirmek istediğini her fırsatta dile getiriyor. Bir süredir ABD tarafının teklifi tarihsel tecrübeye atıfta bulunarak ada topraklarının satın alınarak ABD himayesine girmesi. Ama Danimarka’nın bu teklifi kabul etmemesi durumunda, ABD’nin durumu kızıştırmayacağının bir garantisi yok. Görünürde herhangi bir emare yokken Grönland meselesinin dünya kamuoyunun önüne gelmesinin sebepleri üzerine konuşmak gerekiyor. Grönland meselesine dair Reuters, Newsweek ve The Guardian gibi kaynaklar PayPal Mafia/Teknoloji Kardeşliği (Tech Bros.) olarak anılan Silikon Vadisi’nin ağır topları ve milyarder bağışçılarının lobi faaliyetleriyle adanın ABD tarafından alınması gerektiği yönünde destek verdiğini (yahut baskı yaptığını) iddia ediyor. Argümanlar bir şekilde Grönland projesinin bu ekip ya da ekiplerin bir planı olduğuna kadar gidiyor. İddialara göre bu lobi faaliyetinin nihai hedefi Grönland’da regülasyon ve teftişlerin gevşek olduğu bir teknoloji ütopyası yaratmak. Bu bir bakıma anakarada gerçekleştirilemeyen bazı projelerin koloniye taşınması ve burada rahat ve gözden uzak bir ortamda uygulanmaya konması anlamına geliyor.
Tabii ki Grönland meselesinde tek itici güç teknoloji milyarderleri değil. Aralık 2025’te yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi -UGS- (National Security Strategy) metni ile açık hale gelen ABD dış politikasındaki malumun ilamı olan kırılma, Grönland meselesini anlama konusunda önemli ipuçları veriyor. Metindeki Batı Yarımküre’nin hasmane yabancı tecavüzlerden arındırılması ve Monroe doktrini vurguları artık ABD’nin odağını kendi yakın coğrafyasına çevirdiği anlamına geliyor. Bunun arka planında yatan en önemli etmen, uzun süredir dünya finans polisliği ve uluslararası güvenlik jandarmalığı pozisyonlarının devam ettiren ABD’nin artık bu pozisyonların iktisadi ve siyasi maliyetlerini gereksiz derecede masraflı hatta kendi varlığı için zararlı bulması. UGS metnindeki Avrupa’nın elini taşın altına koymasının gerekliliğine dair direkt vurgu, bu yorumun -ya da iddianın- da geçerliliğine dair önemli bir delil sunuyor. Özellikle 2.Dünya Savaşı sonrası oluşturulan uluslararası ekonomi politik düzende hem bir stratejik ortak hem de gelişmiş bir pazar olarak Avrupa, -tabiri caizse- ABD tarafından kayırılmış durumdaydı. Bu fark edilmeyen acayip-sömürge durumu Avrupa’nın refah devleti konseptini iki dünya savaşının akabindeki çöküşünden sonra devam ettirebilmesini sağladı. Bununla birlikte, yaratılan global refah ve servetten de Avrupa’nın pay alabilmesini sağladı. Bu menfaatler için Avrupa’nın ödediği bedel sadece Avrupa’nın güvenliğinin ABD’ye emanet edilmesi ile sınırlı değildi. Paralel biçimde bu refah düzeninin ve servet akışının sağlanması için gerekli pis işlerin yapılması da bir noktada ABD’ye bırakılmıştı. Bu da bir çeşit rıza ve onaylamanın Avrupa siyasi güç odakları tarafından daha baştan ABD’ye verilmesi anlamına geliyordu.
Küreselleşmenin Sac Ayağının Çöküşü
Elbette bugünkü durumun temelleri Trump’ın ikinci kez iktidara gelmesi ile birden olmadı. Zaman içinde yavaş yavaş işleyen bu sürecin en kuvvetli kırılma noktasını Covid’in hemen öncesine 2019’un sonuna götürmek mümkün. Zoltan Pozsar’ın 2022 Ağustos’unda yaptığı tespitler o günden yeni dönemi anlamak açısından önemli bir bakış açısı sunuyor. “Savaş enflasyonisttir” cümlesi ile başlayan Savaş ve Faizler (War and Interest Rates) isimli yazısında Pozsar, küreselleşme ile birlikte gelen ve pandemiye kadar dünyayı taşıyan düşük enflasyonlu küresel düzen neredeyse tamamen güvene dayalı bir şekilde şu üç sac ayağı üzerinde duruyordu: ABD’den hizmet sektörü ücretlerini besleyen ucuz emek, Çin’den ucuz mallar ve Rusya’da ucuz doğalgaz. Bu uluslararası -aslında zannedildiğinden daha kırılgan olan- düzen, ilk dönem Trump ve Covid pandemisi etkisiyle çöktü. Bu üç sac ayağının getirdiği ucuzluk ABD tüketimi ile emilerek sistemin bu zamana kadar taşınması mümkün oldu. Bu bir yönüyle küreselleşme fenomeninin hem kendisi hem de sonucu oldu. Karşılıklı ticaret savaşlarının, bölgesel düzensizliklerin hatta Rusya-Ukrayna Savaşı’nın bile bu güvenin çöküşüne bağlanabileceğini düşünüyorum. Bu ekonomi politik kırıldığında anakarayı sanayisizleştiren teknoloji ve mal ithalatı, ulusal varlığı tehdit eden çevirmeler ve iktisadi kırılganlığı artıran hegemonyalar büyük devletler için görünür hale geldi. Bu durum da yeni arayışların tetiklenmesini beraberinde getirdi.
Yukarıda bahsettiğim kırılma sonrası, ABD için uluslararası finans ve güvenlik bekçiliğini sürdürmenin maliyetli hale gelmesi hem içsel hem de dışsal pek çok faktörün aynı anda bir araya gelmesi ile mümkün oldu. İç saikler açısından ABD hem nüfus dinamizmi hem de üretim kuvveti açısından 1950-1990 döneminden oldukça uzak. 60-80’lerdeki Amerikan filmlerinde görülebilen fabrika işçiliği ile müreffeh bir hayat sürebilen Amerikan vatandaşı tipolojisi artık bugün özellikle büyük şehirler açısından mümkün değil. Emek piyasasının daraldığı, yüksek işçi maliyetleri sebebiyle içeride orta seviye teknoloji ve basit üretim iştahının düşük olduğu ve iktisadi ve toplumsal eşitsizliğin neredeyse her alanda çok ciddi açıdan arttığı anakarada, bu zamana kadarki refah ve gelişmişliğe sebep olan maddi imkanları devam ettirmek gittikçe imkânsız hale geliyor. Özellikle karşılanabilirlik krizi (affordability crisis) olarak adlandırılan ve ev ve çocuk sahibi olma ve yaşam masraflarını karşılama hususunda artan çaresizlik ABD’deki genç nüfus için ciddi manada günlük hayatı idame ettirilemez hale getiriyor. Elbette ABD’nin ortalama geliri hala dünyanın geri kalanından çok daha yüksek. Fakat ABD halkı uzun zamandır böyle bir göreli düşüşü tecrübe etmemişti. Hal böyle olunca, Branko Milanoviç’in ortaya koyduğu şekliyle 80 sonrası globalleşmeden nasiplenemeyen gelişmiş Batılı devletlerin orta ve alt-orta sınıfı, dünya sıralaması içinde yukarıda kalsa bile kendi tarihsel süreci içinde çok ciddi şekilde bir refah düşüşüyle karşı karşıya kaldı.
ABD’nin dış politikadaki değişiminin dışsal sebeplerine baktığımızda, uluslararası konjonktür, enerji ve yapay zekâ meselelerin çok önemli olduğunu görebiliriz. Özellikle Çin’in var olan jeopolitik gelişmelere binaen kendi kendisini zorladığı yeşil/sürdürülebilir enerji dönüşümü takvimini açıklaması ile uluslararası enerji dönüşümünün beklenenden daha yakın olacağı sinyali verilmiş oldu. Sadece güneş, rüzgâr ve hidroelektrik gibi konvansiyonel yöntemlerle değil, biyokütle ve alternatif yakıt elde edim yöntemleriyle yeşil enerjide atılımlar gösteren Çin hem kendi petrol bağımlılığından kurtulmayı hem de efektif ve düşük enerji üretimi alanında kendini birkaç adım öne geçirmeyi planladığını gösteriyor. ABD içinse bu dönüşüm o kadar da hızlı olacak gibi gözükmüyor. Ara şehir yokluğunun başat olduğu şehir yapıları itibariyle benzine dayalı yüksek bireysel taşıt kullanımı ihtiyacı ve petro-dolar sistemi sebebiyle petrol ve petrole dayalı enerji yakıtları ticaretine hala göbekten bağlı olan ABD için bu alanda öncü olmak çok mümkün olmayacak gibi duruyor. Hal böyleyken, uzun vadede petrol kullanımını teşvik edecek şekilde petrol fiyatlarının düşük tutulması ve yeşil enerjiye geçiş sürecinin uzatılması ABD’nin bu yeni ekonomi politiğe geçişteki planlarından birisiymiş gibi duruyor. Bu tabloda Venezuela hamlesi, uluslararası aktörler için petrolü ulaşılamaz hale getirmekten ziyade petrolün devamlılığını sağlayarak petrolü stratejik bir konuma getirmek için anlamlı bir noktada.
Kısa vadede ise resim biraz daha farklı olabilir. Petrol meselesinin hâlihazırdaki uluslararası dengeler ve rekabet açısından başka bir anlamı var. Hali hazırda sürmekte olan İran ve İsrail-ABD gerginliğini özellikle Venezuela petrolünün stratejik bir enstrüman olarak kullanılabileceğini akla getiriyor. Özellikle ABD dış borçlarının tartışılmaya açılması, İran için petrolün önemli bir gelir kaynağı olması ve ABD’nin stratejik düşmanları için İran ve Venezuela’nın önemli alternatif kaynak sağlayıcılar olması ABD’nin kısa vadede petrolün fiyatını yukarı yönlü baskılayarak kendine alan açması ihtimalini arttırıyor. Her ne kadar Venezuela’nın var olan petrol üretim kapasitesi çok düşük de olsa, stok petrolün miktarı ve finansal spekülasyon gücü buna imkân verecek gibi duruyor. Enerji meselesinde -Grönland özelinde- tek durum yeşil enerji ve petrol de değil. Özellikle enerjinin aktarımı ve stratejik sanayi ürünlerinin üretiminde gerekli olan nadir toprak elementleri ve mineralleri de bu yeni düzende ABD için oldukça önemli. Hususen bu elementlerin Rusya ve Çin’in güç havzaları içerisinde yoğunlukla bulunması ABD ekonomi politiği için bir bağımlılık anlamına geliyor. Bu açıdan Grönland’ın ABD himayesine girmesi ABD için jeopolitik belirsizliğin bir seviye azalması anlamına geliyor.
ABD’nin uluslararası finansal ve siyasal hegemonyayı devam ettirmesini engelleyen dışsal faktörlerden bir diğeri ABD’nin dünyaya teknik bilgi birikimi sağlayan öncü pozisyonu ya da bu alandaki tekel kabiliyetini kaybetmeye tehlikesi. Özellikle Çin’in çip ambargolarına rağmen beklenmeyen bir hızda kendi büyük dil modelini üretebilmesi artık teknik bilgi yarışının eskisi gibi olmayabileceğini gösteriyor. Yapay zekâ sadece teknolojik bir element de değil. Anakarada refah ve gelişmişlik yaratmak konusunda tıkanan ABD ekonomisi için yapay zekâ en önemli kurtuluş umutlarından biri olarak lanse ediliyor. 2.Dünya Savaşı sonrası uzun vadeli dönemde reel ABD GSYH’sı ortalama -sihirli bir rakam olan- %2 ile büyüdü. Bu performansın devam ettirilebilmesi ise ABD’li politika yapıcıları ve iktisatçıları tarafından bugünün dünyasında yapay zekâ alanındaki devrimsel gelişmelere bağlanmış durumda. Bu haleti ruhiye ile birlikte bu gelişim ve dönüşümün öncüsü teknoloji milyarderlerinin Grönland stratejisi ve Batı yarımkürenin kolonizasyonu süreçleri makul bir çerçeveye oturuyor. En azından kişisel ajanlarda amaçlar farklı da olsa gidişatta bir uyuşma mevcut.
Peki gelecek günler neler getirecek? Özellikle Venezuela müdahalesi sonrası Çin ve Rusya’nın neredeyse hiç tepki vermemesi tarihsel olarak Sovyet düzeninin önemli rezerv ortaklarından biri olan Güney Amerika ve çevre bölgelerle olan ilişkilerin bu devletler için artık geriye bırakılabileceği anlamına geliyor. Özellikle Rusya’nın Ukrayna, Çin’in de Tayvan üzerinden stratejik önemi haiz amaçları düşünüldüğünde karşılıklı rızaya dayalı bir geri çekilmenin perde arkasında kabul edildiği de düşünülebilir. Bu durumda gelecek günler tek kutuplu dünya düzeninden çok ve değişken kutuplu dünya düzenine geçişi getirebilir. Bu durumda, Batı Yarımküre’nin ABD, Kuzey yarımkürenin doğusu, İç Asya ve Doğu Avrupa’nın Rusya, Güney Asya ve Afrika’nın Çin’in etki alanına gireceği ana bir çerçeve ile karşı karşıya kalabiliriz. Bu çerçevede bu ‘büyük’ kutupların yanında Türkiye, Avrupa ve Japonya’nın da küçük kutuplar olarak sistem içerisinde kendilerine yer edinebileceklerini tahayyül etmek mümkün. Zira kendini dayatan bir jeopolitik reddedilemez bir açıklıkla uluslararası dış tedariğin mümkün olmadığını ve herkesin elini taşın altına koyması gerektiğini gösteriyor.
Tarihin ironisi aslında biraz bu noktada başlıyor. Bir yanda Monroe doktrini, tarihsel atıflar, 1920’lerdeki örnekleri hatırlatan emtia yükselişleri, savaş alametleri bir yandan dünya halklarındaki konformizm, eşine belki de hiç rastlanmamış gelir ve servet eşitsizlikleri, bir yandan da eski rejimi ayakta tutmak için beyhude çaba harcayan idealistlerin olduğu bir tablo var. 20.yy’ın başındakine göre “düşmek için çok büyük” bir dünya ekonomisi ve uluslararası ticaret dengeleri var. Fakat Covid sonrası dünya, sermaye sahiplerinin hırsları ve kendini dayatan jeopolitikle birlikte tekrar aynı döngüye girecek gibi görünüyor. Gelecek günler şüphesiz bütün ideolojilerin ve anlayışların tekrardan sorgulanacağı ve olmaz denenlerin olabileceği bir dizi olayı beraberinde getirecek. Dünya ahlakını kaybederken bireylerin ve toplumların zamanın rüzgarının şehvetine kapılmadan “neyi kaybettiklerini hatırlamalarının” yanında “neyi kaybedebileceklerini” de tefekkür etmeleri gerekiyor.
Nüfuz Alanları Yanılsaması
Mücteba Hamaney Nasıl Rehber Oldu?
Ortadoğu’nun Kaderi: Dış Müdahaleler ve İsrail Merkezli Güvenlik
İran’ın Yalnızlığı: İçeriden İki Yaklaşım
İkinci Kez Arşidük Ferdinand Düşerken
Nüfuz Alanları Yanılsaması
Silahın Ötesi: TBMM Raporunun Eksik Bıraktıkları
Patreon aracılığıyla Perspektif'e destek verebilirsiniz.
Perspektif'e destek ver
© 2026 – Sitede yer alan fikirler yazara aittir ve Perspektif’in editoryal tercihlerini yansıtmayabilir. Kaynak gösterilmesi ve link verilmesi kaydıyla kısmen alıntı yapılabilir.
