menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Süleymancılar Ne İlk Ne de Son. Peki Ama Ne Yapmalı?

80 0
14.08.2026

Süleymancılar Ne İlk Ne de Son. Peki Ama Ne Yapmalı?

Süleymancılar Ne İlk Ne de Son. Peki Ama Ne Yapmalı?

Devletin görevi, dini grupların ekonomik faaliyetlerini şeffaf biçimde yürütmelerini denetlemektir. İnanç içeriğini değil, faaliyetin hesap verebilirliğini.

Türkiye sosyolojisinin en dirençli meselelerinden biri dini cemaat ve tarikat yapılarının siyasetle kurduğu ilişkidir. Bu ilişki her krizde yeniden gündeme gelir, her seferinde aynı iki uçtan birine savrulur: Ya topyekûn bastırma ya da denetimsiz teslimiyet. Oysa mesele bu iki uçtan ibaret değil.

Modern Türkiye öncesinde toplumsal kategoriler inanç temelinde kuruluydu. Toplum Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Dürzi, Yezidi gibi cemaatler çerçevesinde örgütlenmişti. Ulus devletin inşasıyla birlikte din temelli gruplar etnik ya da toprak temelli aidiyetler içinde eritilmeye çalışıldı, bazen başarılı oldu, çoğu zaman ulusal kimliklerin yanında paralel üst kimlikler olarak yaşamaya devam etti. Süryaniler, Rumlar, Ermeniler ulusallıkla dinselliği tek kimlikte birleştirebildiler. “Müslüman cemaati” için aynı bütünleşme mümkün olmadı, Müslümanlar kendi aralarında alt gruplara bölünmüş durumdaydı.

Osmanlı’nın Tarikat Deneyimi

Osmanlı’nın orta döneminde öne çıkan Alevi-Bektaşi tarikatı, Yeniçeri ocağında yani orduda örgütlenmişti. İktidar talebini alışkanlık haline getiren ve devlete darbe girişimlerine karışan Bektaşilik, nihayetinde yasaklandı ve sistem dışına itildi. Osmanlı devlet aklı bu tecrübeden ders çıkararak devlet-tarikat ilişkisini yeniden düzenledi.

İlk dönemde devlet ile tarikat arasında bir işbirliği ve güç dengesi vardı. Bu denge Fatih Sultan Mehmed ile birlikte devlet lehine bozuldu. İmparatorluğa dönüşen Osmanlı, tarikatları da devletleştirerek kendisine bağımlı kıldı; şeyhleri bizzat atadı. Bu politika Safevî-Erdebilî tarikatının siyasal bir tehdide dönüşmesiyle özel bir ağırlık kazandı. Devletleştirilmiş ve kontrol altında tutulmasına rağmen ordudaki Bektaşi varlığı tehdit olmaya devam etti ve sonunda tasfiye edildi. Devlet, şeyh atama yetkisiyle ve tekkeleri vakıflara bağlayarak tarikatları hem siyasi hem ekonomik olarak kendine bağımlı kıldı.

Erdebilî ve Bektaşi tekkelerinden sonra Nakşibendî-Halidî damarı da benzer bir tehdit oluşturdu: Kuleli Vakası olarak bilinen başarısız darbe girişimi ve padişaha yönelik suikast planı bu geriliminin ürünüydü. Osmanlı, “güç eşiğini” aşan tarikatları ehlileştirdi, direnenleri sistem dışına itti. Mehdilik iddia eden ya da siyaseti yönlendirmeye kalkışan şeyhler idam, kürek ya da sürgün cezalarıyla karşılaştı. Tarihi arka plan için Zekeriya Işık’ın  “Devlet ve Tarikat | Osmanlı Toplumunda Devlet Tarikat İlişkilerinin İdeolojik ve Sosyolojik Zemini” ve “Şeyhler ve Şahlar | Osmanlı Toplumunda Devlet-Tarikat İlişkilerinin Gelişim ve Değişim Süreçleri” adlı eserlerini tavsiye ederim. Her ikisi de Çizgi Kitabevi’nden çıktı.

Osmanlı’nın çöküş döneminde devlet otoritesinin zayıflaması tarikatların da denetimden bağımsızlaşmasına yol açtı. Bu sorunu çözmek için 1866’da kurulan Meclis-i Meşayih kurumu da II. Abdülhamid döneminde bu grupları kontrol altında tuttu. Konuya dair Mine Durmuş’un “Meclisi Meşayıh” adlı çalışması gayet iyi. (Timaş Yayınları Sufi Kitap) Ayrıca Meclis-i Meşâyih Defterleri de 9 cilt olarak dilimize İSAM Yayınları’nca kazandırıldı.

Cumhuriyet dönemine gelindiğinde ise Kemalist rejimin tarikatlara karşı imha ve inkâr politikası, tam tersi bir sonuç doğurdu: Devletleştirilmiş tarikatları bağımsızlaştırdı, onları kontrol dışı yeraltı siyasal aktörlerine dönüştürdü. Kemalizm kendini “küllerinden doğan bir ülkenin yok oluş eşiğinden sıçraması” olarak konumlandıran bir ölüm-kalım ideolojisiydi; Fransız Aydınlanmacılığından devraldığı ilerlemeci perspektif her sorunu güçle çözme eğilimini besledi. Gericiliğin sembolü sayılan tarikatlara yönelik imha siyaseti, rejimin hiç istemediği bir sonucu doğurdu: Tarikatlar, çevrenin merkeze duyduğu mağduriyeti temsil eden bir halk muhalefeti odağına dönüştü.

15 Temmuz sonrası yeniden alevlenen tarikat-cemaat tartışmasında önümüzde üç seçenek duruyor.

Birincisi, devletin dini ve dini grupları yukarıdan aşağıya dizayn etmesi, tek parti dönemindeki gibi baskıcı yöntemlere dönmesi. İkincisi, devletin bu grupların sosyolojik gücünden faydalanmak için kadrolaşmalarına........

© Perspektif