menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yavuz Baydar Yazdı: Macaristan Seçimlerini Türkiye Nasıl Anladı, Nasıl Anlamadı, ve… Sessiz Kalanlar

3 0
14.04.2026

Orban’ı iktidardan indiren seçimlere her kesimden farklı sesler geldi. Ama hemen hiçbirinde o ülkede seçmeni yüzde 80 oranında sandığa çeken o “dinamik” yoktu.

Türkiye ilginç bir ülke. Tüm dünya huzursuzlukta zirveye koşarken, pek çok ülkede demokrasi yanlıları kendi aralarında, demokrasi düşmanları da kendi aralarında sınır ötesi iletişimi yoğunlaştırırken, bizde olup bitenleri bir türlü yerli yerine koyamama hali gözlerden kaçacak gibi değil.

Macaristan’da bir otokratın 16 yıl sonra sandık yoluyla gönderilmesi üzerinden yaşanan seçim depremi de bir tür yeni turnusol kâğıdı oldu. Düne kadar Macaristan’ın yerini haritada göstermekte zorlananlar bir anda uzman kesilip hüküm vermeye başladı desem, “nesi yeni ki” diyeceksiniz, çünkü akla gelen her konuda ahkâm kesme meraklısı o kadar çok ve onlar için TV ekranları o kadar misafirperver ki, evet, haklısınız.

Orbán’ın alaşağı edilmesi tüm dünyaya dalga dalga yayılırken ve “otokratlar seçimle gider mi?” ve “peki bundan sonra?” tartışması yeniden alevlenirken, gözümü Türkiye’de siyasilerin tavır ve söylemlerine diktim. Kalite pek çok bakımdan yerlerde sürünmekte.

İktidara yakın veya değil, sağ kesimlerden gelen sesler “Burası Macaristan değil”, “Biz farklıyız” şeklinde kestirip atmalarla dikkat çekiyor.

Bunlar arasındaki ortak payda, Başkan Erdoğan’ı koruma-kollama içgüdüsü. Seslerin bir kısmında korku tınıları da yok değil.

Ama bu kesimin seslenişinde şunu da görüyoruz ki, gayet haklılar:

“Bizim muhalefet fazla heyecanlanmasın, işi hiç öyle kolay olmayacak.”

“Bizim muhalefet fazla heyecanlanmasın, işi hiç öyle kolay olmayacak.”

Macaristan’ı Orbán’dan kurtaran en önemli unsur AB idi. Türkiye’de böyle bir dinamik yok. Kaldı ki, CHP gibi bir ana muhalefet partisi bile ne AB ile ne de Avrupa Konseyi ile ilişkilerini belli ilke, değer ve ısrarlar üzerine oturtabilmiş değil. Bilen biliyor.

Öte yandan, Türkiye’de sesi yüksek çıkmaya devam eden, ama nedense (!) seçmende bir türlü yeterli karşılık bulmayan dogmatik sola da bu seçim sonucu kendisini beğendiremedi.

Gelen yorumlar “eee, gidenle gelen aynı işte!” sığlığında takılı kaldı.

Beni şaşırtan, akademisyen kimliğiyle belli bir ağırlık taşıyan Cihan Tuğal’ın bile akıntıda bu yönde görünürlük kazanmasıydı.

Şöyle bir yorum geldi ondan:

“Macaristan dahil tüm dünyada liberalizm barutunu tükettiği için, aşırı sağa ancak böyle derme çatma ‘alternatif’ler üretebiliyor. Liberalizm (aynen Amerika’da 2020’de olduğu gibi) ‘faşizm’i eleştirerek iktidara geliyor, ama sonra aşırı sağı körükleyen tüm koşulları yeniden üreterek tekrar meydanı faşist dediği odaklara terk ediyor. Üstelik bu terkten önce, bazen aşırı sağın politikalarına benzeyen uygulamalara da imza atıyor. Önümüzdeki yıllarda Macaristan’da yaşanacak olan da muhtemelen bu. Seçimlerde elbette aşırı sağcı bir diktatöre alternatif olarak liberal görünümlü veya sağcı bir aday desteklenebilir. Ancak bunun zaman kazanmaktan başka bir işe yarayacağını düşünmek ölümcül bir hata olur.”

“Macaristan dahil tüm dünyada liberalizm barutunu tükettiği için, aşırı sağa ancak böyle derme çatma ‘alternatif’ler üretebiliyor. Liberalizm (aynen Amerika’da 2020’de olduğu gibi) ‘faşizm’i eleştirerek iktidara geliyor, ama sonra aşırı sağı körükleyen tüm koşulları yeniden üreterek tekrar meydanı faşist dediği odaklara terk ediyor. Üstelik bu terkten önce, bazen aşırı sağın politikalarına benzeyen uygulamalara da imza atıyor. Önümüzdeki yıllarda Macaristan’da yaşanacak olan da muhtemelen bu.

Seçimlerde elbette aşırı sağcı bir diktatöre alternatif olarak liberal görünümlü veya sağcı bir aday desteklenebilir. Ancak bunun zaman kazanmaktan başka bir işe yarayacağını düşünmek ölümcül bir hata olur.”

İlk bakışta makul gibi görünen bu görüşte dikkat çekici bir miyopi var: Liberalizm “faşizm”i eleştirerek iktidara geliyor…” da, neden Avrupa’da sol iktidara güçlü bir şekilde talepkâr olamıyor, seçmeni ikna edemiyor ve iktidara gelemiyor?

Madem “liberalizm” diye tanımlanan (ama aslında demokrasi savunuculuğu olan) bu hareket zaman kazanmaktan başka işe yaramıyor, o zamanı sol neden yararlı, anlamlı hale getiremiyor?

Öteden beri liberalizm ile neo-liberalizm arasındaki farkı bile izah etmekten aciz bulduğum Türkiye dogmatik solunun, Macaristan seçimlerinde —aynen Brezilya ve Polonya seçimlerinde olduğu gibi— neyin reddedildiğini anlamayı da reddettiğini, istemediğini sanıyorum.

Orada sandık üzerinden bir otokratın “durmak yok, yola devam” denebilecek bir kapalı otokrasi —anlaşılır adıyla, faşizm— yürüyüşüne dur dendi.

Bunun sağ veya sol ile ilgisi yok; zira Macaristan’da güçler ayrılığı ve medya bağımsızlığının ipleri koparılmıştı. Seçmenin önceliği, bir sonraki seçimde gerçek ve adil bir çoğulculuğa dönüşe evet demekti. Bu kadar.

Türk dogmatik solunun —ki bununla Tuğal’ı kastetmiyorum, genel anlamda gözlemliyorum— asla anlamadığı şey işte bu: Demokrasinin, diyelim, bir ehven-i şer olarak, her siyasi eğilime kapıları açık tutacak niteliği ve kutsallığı.

Ama, olmuyor işte; Brezilya’da solcu Lula geliyor, Bolsonaro hapsi boyluyor, bir kara delik kapanıyor; Polonya’da merkez sağcı Tusk geliyor, ama dogmatik solumuza bire türlü sonuç beğendiremiyorsunuz.

Bu noktada akademisyen Karabekir Akkoyunlu’nun sosyal medyadaki kısa tepkisi de dikkat çekiciydi:

“Macaristan seçimlerini ‘Magyar muhafazakâr’ diye küçümsemek, İmamoğlu’nu ‘Trabzonlu müteahhit’ diye Erdoğan karşısındaki olası zaferini değersizleştirmekle aynı zihniyet. Asıl mesele, iktidarın seçimle el değiştirebilmesi. İdeolojik püritanizmin vardığı yer ise konformizm.”

“Macaristan seçimlerini ‘Magyar muhafazakâr’ diye küçümsemek, İmamoğlu’nu ‘Trabzonlu müteahhit’ diye Erdoğan karşısındaki olası zaferini değersizleştirmekle aynı zihniyet. Asıl mesele, iktidarın seçimle el değiştirebilmesi. İdeolojik püritanizmin vardığı yer ise konformizm.”

Neyse, dönelim yorumlara. En azından CHP lideri Özgür Özel yaşanan hadisenin bulaşıcı özelliğini erken fark eden az sayıda siyasiden biriydi.

“Macaristan’daki seçimlerde, otoriterliğin Avrupa’daki sembol ismi mağlup olmuştur,” dedi. “Macaristan’da kazanan demokrasidir. Demokrasinin araçlarını kullanarak otoriterleşenler, eninde sonunda mağlup olacaklardır. Kendisini, demokrasinin ve hukukun üstünde görenler yenilmiştir. Orbán ile onun tam destekçisi Trump ve ekibi kaybetmiştir. Halkın iradesi tek adamlardan güçlüdür.”

“Macaristan’daki seçimlerde, otoriterliğin Avrupa’daki sembol ismi mağlup olmuştur,” dedi. “Macaristan’da kazanan demokrasidir. Demokrasinin araçlarını kullanarak otoriterleşenler, eninde sonunda mağlup olacaklardır. Kendisini, demokrasinin ve hukukun üstünde görenler yenilmiştir. Orbán ile onun tam destekçisi Trump ve ekibi kaybetmiştir. Halkın iradesi tek adamlardan güçlüdür.”

Bu ifade dünyanın dört yanındaki sağ, sosyal demokrat veya sol liderlerden gelen mesajlarla aynı tonlamayı ve vurguyu taşıyordu.

Bir de sessiz kalanlar var.

Elbette ki Ankara’nın Orbán gibi bir “yoldaş”ı kaybetmesi dikkat çekici, bu yüzden gördüğüm kadarıyla Başkan Erdoğan’dan ne Magyar’a tebrik geldi (ki İtalya Başbakanı Meloni bile bekletmeden dostu Orban’a tebrik iletmişti), ne de bir “geçmiş olsun aziz dostum” tesellisi.

Sol dedim ya, kendisini sol muhalefete konumlandırmış görünen DEM’den de ses çıkmadı, nedense. Oysa, her sesli mesaj veya İmralı beyannamesinde en az 20 kere demokratikleşme ve türevi sihirli kelimeler geçiyordu, ne oldu acaba?

İster istemez soruyor insan, acaba “Aman Reis’i kızdırmayalım” güdüsü mü galebe çaldı? Cevabını bilemiyorum. Ama tepki gelmezse, DEM’in artık bilerek ve isteyerek muhalefet niteliğini kaybettiği algısı da katlanmış olacak.

Demin AKP-MHP iktidar bloğu yandaşlarındaki umursamazlığı vurguladım ama AKP içinde Macaristan seçiminin müstakbel çarpan etkisini anlamaya çalışıp endişe dile getirenler de yok değil.

Bunlardan biri AKP’nin MKYK eski üyesi, avukat Mücahit Birinci.

Akıntıya karşı yazdıklarını dikkatinize getirmek istedim:

“Açık konuşmak gerekirse, bu konuda kıvırmaya gerek yok. Macaristan, Avrupa Birliği içinde, Türkiye’ye siyasal yapı ve yönetim tarzı bakımından en çok benzeyen ülkelerden biridir. Özellikle Viktor Orbán’ın uzun yıllardır iktidarda olması, birçok açıdan benzer dinamikler oluşturmuştur. Genel çıkarımlar şunlardır: – Donald Trump ile açık şekilde aynı çizgide duran siyasi yaklaşımın seçmen nezdinde risk oluşturabileceği görülmektedir. – Otoriterleşme eğilimi gösteren ve toplumun geniş kesimlerinin beklentilerini göz ardı eden yönetimler zamanla destek kaybedebilir. – Yeni neslin temel beklentisi değişimdir; bu beklentiyi görmezden gelen siyaset anlayışı gerile kalır. – ‘Nasıl olsa lider bir çözüm bulur’ yaklaşımı seçmen davranışında zayıflamaktadır. Özellikle şu noktalar kritik önem taşımaktadır: – Ekonomik süreçlerde, seçime iki yıl kala tüm enerjinin iç politikaya ve ekonomik iyileşmeye yönlendirilmesi gerekir. – Toplumun tamamını kapsayan, ekonomi odaklı, somut sonuçlar üreten ve bunu etkili şekilde anlatabilen politikalar izlenmelidir. – Yapılanların yanı sıra, yapılacakların da net ve güven verici biçimde ifade edilmesi büyük önem taşır. Bununla birlikte şahsi gözlemim şudur: Savunma politikaları ve bölgesel krizler üzerinden üretilen söylemlerin iç politikadaki etkisi artık sınırlanmaktadır. Toplumun beklentisi daha nettir: Acil ekonomik düzenlemelerle daha öngörülebilir, daha stressiz bir yönetim anlayışına geçiş. Bu sağlandıktan sonra dış politikada daha sert ve kararlı adımlar atılması zaten mümkün olacaktır. Sonuç olarak; dost acı söyler. Vakit varken toparlanmak ve gerekli adımları atmak şarttır. Bu açıdan bakıldığında Macaristan seçimleri, her yönüyle dikkatle takip edilmesi gereken, kritik bir örnektir.”

“Açık konuşmak gerekirse, bu konuda kıvırmaya gerek yok. Macaristan, Avrupa Birliği içinde, Türkiye’ye siyasal yapı ve yönetim tarzı bakımından en çok benzeyen ülkelerden biridir. Özellikle Viktor Orbán’ın uzun yıllardır iktidarda olması, birçok açıdan benzer dinamikler oluşturmuştur.

Genel çıkarımlar şunlardır:

– Donald Trump ile açık şekilde aynı çizgide duran siyasi yaklaşımın seçmen nezdinde risk oluşturabileceği görülmektedir.

– Otoriterleşme eğilimi gösteren ve toplumun geniş kesimlerinin beklentilerini göz ardı eden yönetimler zamanla destek kaybedebilir.

– Yeni neslin temel beklentisi değişimdir; bu beklentiyi görmezden gelen siyaset anlayışı gerile kalır.

– ‘Nasıl olsa lider bir çözüm bulur’ yaklaşımı seçmen davranışında zayıflamaktadır.

Özellikle şu noktalar kritik önem taşımaktadır:

– Ekonomik süreçlerde, seçime iki yıl kala tüm enerjinin iç politikaya ve ekonomik iyileşmeye yönlendirilmesi gerekir.

– Toplumun tamamını kapsayan, ekonomi odaklı, somut sonuçlar üreten ve bunu etkili şekilde anlatabilen politikalar izlenmelidir.

– Yapılanların yanı sıra, yapılacakların da net ve güven verici biçimde ifade edilmesi büyük önem taşır.

Bununla birlikte şahsi gözlemim şudur: Savunma politikaları ve bölgesel krizler üzerinden üretilen söylemlerin iç politikadaki etkisi artık sınırlanmaktadır. Toplumun beklentisi daha nettir: Acil ekonomik düzenlemelerle daha öngörülebilir, daha stressiz bir yönetim anlayışına geçiş.

Bu sağlandıktan sonra dış politikada daha sert ve kararlı adımlar atılması zaten mümkün olacaktır.

Sonuç olarak; dost acı söyler. Vakit varken toparlanmak ve gerekli adımları atmak şarttır. Bu açıdan bakıldığında Macaristan seçimleri, her yönüyle dikkatle takip edilmesi gereken, kritik bir örnektir.”

Tepkiler yağmur gibi yağınca Birinci geri adım atmadı:

“Yahu ben uyarayım da siz bana yine kızın. Ben içeriden biriyim. Kimse konuşmuyor, adeta kötülük ister gibi. Herkes görüyor. Bense memleketin Sayın Cumhurbaşkanına ihtiyacı olduğunu görüyorum, biliyorum. Büyük bir fırtına yaklaşıyor.”

“Yahu ben uyarayım da siz bana yine kızın. Ben içeriden biriyim. Kimse konuşmuyor, adeta kötülük ister gibi. Herkes görüyor. Bense memleketin Sayın Cumhurbaşkanına ihtiyacı olduğunu görüyorum, biliyorum. Büyük bir fırtına yaklaşıyor.”

“Ertesi gün” itibarıyla ülkedeki zihin ve ruh hali böyle.

Tabii ki kimse Macar seçimlerinden muazzam bir coşku üretmesin. Ama Brezilya, Polonya, Fransa (yerel) ve şimdi de Macaristan seçimleri, ayrıca geçenlerde İtalya’da solun sokak sokak seçmeni angaje ettiği, Meloni’ye “hayır” diyen referandum, otokrasiler ve faşizmin yükselişinin mukadder ve geri dönüşsüz olmadığını gösteriyor.

Öyle ama, Magyar’ın işi hayli zor. Polonya’da aşırı sağı indiren başbakan Tusk’un düzeni normalize etme amacıyla partizan kadroları tasfiye etme çabası sırasında anasından emdiği süt burnundan gelmekte. Magyar da şimdi aynı meydan okumayla karşı karşıya.

Bir de Türkiye’de son 12 yıl içindeki tasfiye ve kadrolaşmayı düşünün.


© Para Analiz