Nüfus, Çevre ve İklim: Görüşler ve Yeni Sorular
Nüfus politikalarının kökeni, tarih boyunca çeşitli medeniyetler ve hükümetlerin nüfuslarını kontrol etmeye yönelik çabalarına dayanmaktadır. Örneğin, Antik Roma'da doğum oranlarını artırmak amacıyla çeşitli teşvikler verilmiştir. Modern dönemde ise nüfus politikaları, genellikle 20. yüzyılın ortalarından itibaren devletlerin gündemine girmiştir.
Nüfus teorilerine göre M.Ö. 8000’lerde dünya nüfusu 8 milyon idi ve 1800’lerin ortalarında 1 milyara ilk kez ulaştı. Sonra ikiye katlamalar hızla gerçekleşti. Yıl 1930 nüfus 2 milyar; 1960’da 3 milyar, 1975’de 4 milyar ve 1988’de 5 milyar oldu. Günümüzde 8,3 milyara ulaştı (1).
Dünya nüfusunun önümüzdeki 50 ila 60 yıl boyunca artmaya devam edeceği ve 2080'lerin ortalarında yaklaşık 10,3 milyara ulaşacağı tahmin ediliyor. Bu zirveye ulaştıktan sonra, bir görüşe göre, yüzyılın sonuna doğru kademeli olarak yaklaşık 10,2 milyara düşmesi bekleniyor. Şu anda her dört kişiden biri, nüfusunun zirveye ulaştığı bir ülkede yaşıyor (2).
Dünya nüfusuna en çok katkıyı sunan iki ülke Hindistan ve Çin. 1950 yılında Çin nüfusu yaklaşık 539 milyon, Hindistan nüfusu yaklaşık 353 milyon idi. 2021 yılında ise Çin nüfusu yaklaşık 1,425,862 ve Hindistan ise 1,402,808 oldu (3). Çin’de uygulanan nüfus politikası sonuç verdi ve Hindistan nüfusu günümüzde Çin’i geçti (2025 yılı: Çin nüfusu 1,42 milyar; Hindistan nüfusu 1,46 milyar) (4).
Yaklaşık 8 milyar dünya nüfusunun yaklaşık 5’ini Çin ve Hindistan’ın oluşturuyor olması düşündürücü geliyor. Bu nüfusa nasıl ulaştılar? Nüfusun 19. Yüzyıldan bu yana hızla artışında etkili en önemli olay sanayileşme iken, gelişmiş Batı toplumlarının nüfusu bu ülkelerin oldukça gerisinde. Bununla birlikte dünya politikalarına yön veren ABD nüfusu yaklaşık 336 milyon. Dünya nüfusuna katkı veren diğer ülkelerin ise gelişmişliğinden, sanayisinden bahsetmek mümkün değil. Endonezya 272 milyon, Pakistan 229 milyon, Brezilya 213 milyon, Nijerya 210 milyon ve Bangladeş 168 milyon nüfusa sahip.
Bu koşullarda sanayileşmenin getirdiği çevre sorunları, günümüzde küresel iklim değişikliği ve küresel ısınma konularına evrildi. Pek çok uluslararası anlaşmalar ile Paris İklim Anlaşmasına gelindi.
Dünya nüfus projeksiyonlarına göre; A görüşü: 2100 yılında dünya nüfusu 10 milyardan 8,8 milyara geriler. B görüşü; 2080’lerde 10,4 milyar iken 2100’de 12,4 milyara ilerler. Tüm projeksiyonlara göre 2100’de nüfus 8-12 milyar arasında olacak, yani bugünden daha düşük bir nüfus olmayacak!
Bu durumda 2100’den sonrasında belirsizlikler ön görülüyor: İklim değişikliği ve sosyal faktörler nüfusun seyrini etkileyerek belirsizlik yaratır, deniyor (3).
Bu durumda dünyayı bekleyen önemli tehditler nelerdir?
İklim Değişikliğinin Göç Üzerindeki Etkileri:
İklim değişikliği; kuraklık, sel, aşırı hava olayları gibi ekstrem durumları artırarak milyonlarca insanı yaşadıkları yerlerden göçe zorlamaktadır. Bu durum uluslararası raporlarda büyük bir tehdit olarak vurgulanmaktadır.
Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Göç Örgütü gibi kuruluşlar, iklim kaynaklı göçlerin yüzyıl ortasında 200 milyonu bulabileceğini ve göçmenlerin korunması için politikaların geliştirilmesinin gerekliliğini belirtmektedir.
Tüketim Toplumunun Doğuşu:
Tüketim toplumu, insanların kimliklerini tükettikleri ürün ve hizmetler üzerinden tanımlamasıyla oluşur. Medya, pazarlama stratejileri ve kapitalist sistem bu süreci sürekli besler.
Kentleşmenin Çevreye Etkileri
Kentleşme doğal alanların betonlaşması, hava ve su kirliliği ile ekolojik dengeyi bozarken, plansız yapılaşma ve sanayileşme çevre sorunlarını derinleştirir.
Tüketim ve Mekân ilişkisi:
Kapitalizm, zamanı ve mekânı tüketime hizmet eden soyut yapılar haline getirip, küresel tüketim kültürünü yayarak doğayla insan bağını zayıflatmıştır (3).
**
Bu durumda bir yandan küresel ısınmaya dair emisyon hacimlerinin azaltılması ve bunun için iklim kanunlarının ülkelerde devreye sokulması, karbon ayak izi vd. uygulamaların başlatılmasıyla biyolojik yaşamın kısıtlandığı düşünülebilir mi?
Küresel güçlerin dünya nüfusunu azaltmak için gizli politikaları olabilir mi? Mevcut savaş gündeminde üçüncü dünya savaşının başladığını düşünmek ve kademe kademe daha güçlü silahların, bunlar içerisinde biyolojik silahların da kullanılabileceğini düşünmek gülünç mü? Yakın geçmişte yaşanan Covid-19 pandemisi daha büyük pandemilerle nüfusun kırılması için uygulanacak olan planların bir pilot uygulaması mı?
Bu yazımızda soruları sorduk. Elbette bunlar üzerine ciddi düşünen ve cevaplar üretenler var. Ancak üretilen cevaplar komplo teorileri kapsamına alınarak susturulurken bir planın zincirlerinin halkaları birbirine bağlanarak süreç devam ediyor.
Halkımızı korkutmak ve dehşet uyandırmak için değil, uyanış ve düşünmek için çabamız. Önce ülkemizi sonra tüm dünyanın barış ve huzurunu düşünüyoruz.
Son olarak nüfus hakkında Birleşmiş Milletler’in görüşlerini yorumsuz sunarak yazımızı sonlandıralım. Üzerine hepimiz düşünelim.
Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) Görüşü:
8 MİLYAR GÜÇLÜ:
Bu önemli demografik anda, dünyamızın karşı karşıya olduğu çok sayıda, birbiriyle kesişen zorluğun temel nedeninin nüfus dinamikleri olduğu sonucuna varmak kolay olabilir.Bazıları azalan kaynakların ve şiddetli çatışmaların sebebinin 'çok fazla' insan olmamız olduğunu söylüyor; diğerleri ise doğum oranlarının düşmesiyle gezegenin insanlardan yoksun kalacağından ve bildiğimiz hayatı sürdürebilmek için 'çok az' insan kalacağımızdan korkuyor.Ancak bizimki aynı zamanda kaygı ve belirsizlik dolu bir dünya. İklim değişikliği, ekonomik çalkantı, çatışma ve COVID-19 gibi zorluklar bizi, insanlık için daha kötü bir geleceğin tehdidinin, daha iyi bir geleceğin vaadi kadar mümkün göründüğü bir kavşağa getirdi.**
“ÇOK FAZLA” OLAN BİR DÜNYA.
Her iki seçenek de bizi bir yöne götürüyor gibi görünüyor, korkuya, suçlamaya ve kontrole doğru. Ancak gerçek şu ki insanlar asla sorun........© ngazete
