menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yalancının mumu!

111 0
24.02.2026

Cehalet çok kötü bir şeydir...

Ama çözümü vardır; öncelikle cahil olduğunu kabul edersin, sonra bu durumu giderecek yollara başvurursun, okursun, öğrenirsin, bilgilenirsin ve gerçekten utanç verici bu eksiklikten kurtulursun...

Kötü niyet ve yalancılığın ise tedavisi yoktur! Çünkü bunlar bir eksiklik değil, sonradan ve de bilinçli olarak edinilmiş kişilik özellikleridir! Kendi küçük dünyanda yuvarlanıp gittiğin sürece bu özelliklerin yalnızca sana ve çevrene zarar verir. Tabii yine de pek çok can yakarsın, erişebildiğin ölçüde, tesir edebildiğin oranda insanın hayatında tatsız izler bırakırsın... Çekip gittiğinde ise ardından bela okunur “makbul adam değildi” denir, ama o kadar…

Ancak, toplumun hiç olmazsa bir kesimini şöyle ya da böyle etkileyebilecek konumdaysan, söylediklerinle, yazdıklarınla bir kişinin bile aklını karıştırmayı, ‘acaba’ dedirtmeyi sağlayabiliyorsan, yalancılığın ve kötü niyetin boyut değiştirir... İnsanlara, giderek insanlığa zarar veren o korkunç konuma ulaşırsın… Bilerek, ‘faydacı yaklaşımla’ yapılan, insanların, toplumların düşüncelerini ‘iğfal etmeye’ yönelik bu eylemlerin seni götüreceği son aşama da bellidir:

Bir profesörün hezeyanları!

Bir zamanlar Star gazetesinin başyazarı olan, Prof. sıfatlı Mehmet Altan, yıllar önce “30 Ağustos ve İngiltere” başlıklı bir yazı yazmıştı...

Yazısına 30 Ağustos’un önemini anlatarak başlayan Altan, Osmanlı’nın parçalanmasından Cumhuriyet’in kuruluşuna, Paris Barış Konferansı’ndan Lozan Antlaşması’na kadar dünyanın patronunun İngiltere olduğunu özellikle vurguluyordu ki çok doğru bir tespit. Peki ya sonra?

-Sonrası bir felaketti!

Mehmet Altan, İngiltere’nin Kurtuluş Savaşı boyunca oynadığı rolden söz ederken “İdris Küçükömer’in, David Fromkin’in, Ömer Kürkçüoğlu’nun kitaplarından iz sürdüğünü söylüyor. Keşke, Şevket Süreyya Aydemir’in “Tek Adam” eserine, hatta Kazım Karabekir’in anılarına, okumaktan çok sıkılıyorsa Nazım Hikmet’in “Kuvayi Milliye Destanı”na bir göz atsaydı. Şiir uzun geliyorsa Nuri Kurtcebe’nin nefis çizgileriyle resimlendirdiği hali de mevcuttu... Türklere güvenmiyorsa, aşırı Yunan hayranlığı ile bilinen Lord Kinross’un “Atatürk-Bir Milletin Yeniden Doğuşu” ya da 1930’larda Türkiye’ye girişi bile yasaklanan Armstrong’un “Bozkurt” kitabına da göz atabilirdi...

Mehmet Altan yazısında özetle İngiltere’nin Kurtuluş Savaşı sürecinde nasıl tarafsız olduğunu, Lord Curzon ve İngiliz askeri çevrelerinin nasıl Kemalistlerden yana olduklarını bir güzel anlattıktan sonra şöyle bir cümleye yer veriyordu:

-İngiltere ne Yunanlılara ne de Türklere silah vermektedir!

Sömürge olmanın erdemlerini anlatan kafadan inciler!

Şaşırdınız mı? Hiç şaşırmayın…

“Sömürge olmanın erdemleri üzerine” kalem sallayan bir silahşordan her türlü ilginç fikir çıkar! Nitekim yazının sonlarında, İdris Küçükömer’in artık cılkı çıkmış tezine sarılarak şöyle diyordu:

-Öncesi ve sonrasıyla, Büyük Taarruz, Düvel-i Muazzama’ya karşı yapılan bir savaştan ziyade sadece Yunanlılara karşı yapılan bir savaştır…

Gerçekten çok yazık; Prof. unvanına ulaşmış bir kişinin, bu denli kolayca çürütülecek bir palavraya sarılması hicap verici…

Elimizde kalmış son yurdun neredeyse dörtte üçünün İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan işgali altında bulunduğu bir ülkeden söz ettiğini, sonumuzu simgeleyen Sevr Antlaşmasının bir tokat gibi İstanbul hükümetinin önüne atıldığını bile düşünmeden çalakalem yazmak bir bilim insanına yakışır mı diyeceğim ama bir işbirlikçiden bilim insanı çıkmayacağı da ayrı bir gerçek!

Bu zatın iddialarını ve verdiğim yanıtları tek tek perşembe günü paylaşacağım…

-Yalancının mumunun ancak yatsıya kadar yandığına tanıklık edeceksiniz!

Bu gibileri unutmayın, unutturmayın…


© Nefes