menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

57. Alay

110 0
16.03.2026

Arıburnu’nda savaş gittikçe daha kanlı oluyordu...

Alayın Tabur Komutanı Halis Bey gençlerin yönetiminde kalan sağ kanadın direnebileceğinden kuşkuya düştü. Yardım için geldi. Yüzü sapsarıydı. Teğmen Mucip nedenini çok çabuk anladı. Sol kolunun kumaşı gittikçe kızarıyor, avucuna kan doluyordu...

-Yaralanmışsınız efendim.

Mucip, “sıhhiye” diye seslenecekti, komutan susturdu:

-Sus, asker yaralandığımı duymasın!..

Mucip’in yanında kaldı. Gençleri yalnız bırakmak istemediği belliydi. Düşman sağ kanadın arkasına dolanırsa 27. Alayın tümü tehlikeye düşerdi. Mucip, “Komutanım” dedi, “deneyimsizliğimiz görevi başarmaya engel değil. İçiniz rahat olsun. Bize ve askere güvenin!” Komutan zorlukla ayakta durmaktaydı. “Peki” dedi, “Gidiyorum ama buradan kesinlikle geri çekilmeyeceksiniz. Geriye ancak hepinizin öldüğünü bildiren bir haberci gönderebilirsiniz. Anladın mı?”

Savaş gittikçe acılaşmaktaydı...

Anzaklar geriden sürekli yardım alıyordu. Makineli tüfeklerinin sayısı da arttıkça artıyordu... Mucip’in bölüğü ise durmadan kan kaybetmekteydi. Takviye gelmemişti. Yollanacak asker yoktu demek ki! Bölükte çalışan 50 tüfek kalmıştı. O da gittikçe azalmaktaydı. Az sonra 35’e düşecekti. Mucip, “Galiba geriye, ölmek üzere olduğumuzu bildirecek haberciyi göndermenin zamanı geldi” diye düşündü. İçi acıyla doldu, taştı. Ölmek sorun değildi. Sorun görevi yarım bırakmaktı. Başaramamış olmaktı. İşte sindirilmesi zor olan buydu. O sırada Alay Komutanının emir eri geldi; bir erin bile geri çekilmemesi gerektiği emrini ilettikten sonra ekledi:

-57. Alaydan bir tabur geldi... Sizi takviye edecek!

Sevinçten kalbi duracaktı. Kurtulmuşlardı... Hayır, vatan kurtulmuştu!.. Yıl kadar uzun gelen bir süre sonra bölüğün arkasından sağ açığına doğru, yüzleri tunçtan dökülmüş, uzun süngülü mucize adamlar, hayal gibi akmaya başladılar... Borular hücum havası vurdu. Taarruz başladı. Biraz sonra Türk askerlerine özgü savaş çığlıkları lekesiz Arıburnu göğünü dolduracaktı:

-Allah Allah Allah Allah...

Herkes fedai, herkes kahraman, herkes büyüktü… Tarihin en eski milletlerinden biri, ateşten geçerek, kan içinde, bir daha uyumamak, benliğini unutmamak, kandırılmamak, sömürülmemek, ölmemek üzere çığlık çığlığa diriliyordu...

İstiklal Savaşının önsözü!

Sevgili Turgut Özakman’ın “Diriliş – Çanakkale 1915” romanını boğazımda koccaman bir yumruyla, karşı konulması mümkün olmayan bir büyük hüzün, minnet, saygı, sevgi duygularıyla ve de büyük bir gururla, bir kez daha adeta su içer gibi okudum...

Yukarıdaki bölümü dönüp dönüp bir kez daha okurken, hayır, adeta içerken hep orada olmak, o tunç yüzlü kahramanların yanı başında olmak isteğiyle tutuştum... Her satırında “ahh” dedim, “insanlar bunu görmeli, bu inanılmaz vatan sevgisine, bu müthiş dirilişe tanık olmalı...”

Bu kahramanlar, çok değil 5 yıl kadar sonra bu kez “Kuvayı Milliye” olarak tarih sahnesine çıkacak, tüm dünyanın nefesini tutarak izlediği bir “mucizeyi” gerçekleştirerek tarihi tersyüz edecek ve emperyalistleri utanç içinde evlerine gönderecek bir büyük zaferi kazanacaktı…

Çünkü o savaş, yalnızca muhteşem bir savaş değil, Türk milletine bir büyük komutanı, bir dâhiyi, Mustafa Kemal’i armağan eden bir “öncü savaştı!” O yüzden de tarihe şöyle geçecekti:

-Çanakkale, Türk İstiklal Savaşının önsözüdür!

Mehmetçiğin, Çanakkale Deniz ve Kara savaşlarını art arda büyük bir zaferle taçlandırmamızın üzerinden 111 yıl geçti… 18 Mart 1915’te deniz muharebeleri düşmanın ağır kayıplar vererek çekilmesiyle son bulmuş ve ardından 9 ay sürecek kara savaşları başlamıştı. Adeta boğaz boğaza süren bu savaş da 9 Ocak 1916 günü Türk askerinin kesin zaferiyle sonuçlanmıştı. Bu savaşta her iki taraftan yarım milyona yakın asker toprağa düşmüştü!

-Kahramanlarımızın önünde sevgi, saygı ve minnetle eğiliyorum…


© Nefes