Neden Olmadı ve Neden Yeni Parti?
Butlanın üzerinden iki ay geçti. Tıpkı Türkiye’nin son yılları gibi bu iki ay, bir bilinmezlik sarmalının içerisinde geçti. Buradan sonra ne olacağı ve muhalefetin nerede örgütleneceği cevabını bekleyen sorular olarak hepimizi kurcalamaya devam ediyor. Nitekim istikamet belli ki bizi, çok şaşırtıcı olmayan şekilde, yeni bir partiye doğru götürüyor.
Gerçekten buradan sonra ne var? Yargı belediye başkanlarına sopasıyla Kılıçdaroğlu’na biate zorlarken, partinin hazine desteği kaybedilmişken, azımsanmayacak sayıda milletvekili Cumhuriyet Halk Partisi’nde varlığını sürdürmekte ısrarlıyken gelecek, yeni partiye ve seçilmiş yönetime ne gösterecek?
Belki de şuradan başlamak lazım, AKP iktidarı boyunca Cumhuriyet Halk Partisi’nin ana muhalefet vasfını ne sınırlandırıyordu veya ne sınırlandırmıyordu? Doğrudur, kurucu parti görüngüsünün vermiş olduğu meşruiyet zırhı ve altı okun seçmendeki karşılığı oldukça değerliydi. Doğrudur, partinin mal varlıkları ve hazineden elde ettiği gelir, muhalefetin kampanya dönemlerinde elini güçlendiriyordu. Ancak bu iki önemli vasfa haiz Cumhuriyet Halk Partisi, neden otoriterleşmeye karşı çok cılız bir muhalefet göreviyle yetindi ve neden hiçbir genel seçimde seçmene güçlü bir alternatif sunamadı?
Cumhuriyet Halk Partisi’nin örgütünde ve genel merkezinde görülen kronik sorunlar, sayısız araştırmacı tarafından ele alındı ve alınmaya devam edecektir. Bu bağlamda konuya Türkiye’de siyaset kültüründen yürürlükteki siyasi partiler kanununa; mevcut ağır ve sağır Ankara siyasetinin sarmalına Cumhuriyet Halk Partisi’nin de eklemlenmiş olduğuna, bir diğer tabirle mevcut rejimin dönüşümüyle beraber partinin kronikleşmiş sorunlarının iyice kök saldığını kabul ederek başlamak gerekir. Naçizane neden Cumhuriyet Halk Partisi’nde olmadığını ve bu şekilde devam edilirse olamayacağına dair soruların, kalıplaşmış öngörülerden arınarak bu kabulün üzerinden bina edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Türkiye’de siyasal dönüşümlerin önemli bir kısmı toplumsal katılım üzerinden değil, devlet merkezli elit kadrolar arasındaki mücadeleler üzerinden şekillenmiştir. Osmanlı’nın klasik dönemindeki patrimonyal düzenden on yedinci yüzyılda ağırlığı artmaya başlayan bürokratik seçkinlere, buradan millet sistemindeki çözülmenin önlenebilmesi için yeni militarist ve reformist çizgiden doğan çağdaşlaşma sürecine ve bu düşünsel birikimden doğan Cumhuriyet formülüyle yeni bir devlet kuran kadrolara kadar; siyasal dönüşümlerin başlıca aktörleri devlet merkezli seçkinler olmuştur. Bu nedenle bugün parti içi demokraside yaşanan sorunları da bu tarihsel süreklilikten bağımsız değerlendirmek güç olacaktır.
Bu tarihsel arka planın haricinde, 1982 Anayasası’nda temeli atılmış siyasi partiler kanununun da partiler içerisinde bu çıkar gruplarının oluşumuna olanak sağlaması ve toplumsal grupların karar alma süreçlerine katılımını sınırlandırması; halihazırda ülkenin istikrarlı bir otoriterleşme sürecinde olması ve bu sürecin içerisinde iktidar partisi dışındaki partilerde de........
