menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

1967’DEN 2026’YA: ALTMIŞ YILDA NE DEĞİŞTİ NE DEĞİŞMEDİ?

45 0
04.06.2026

  1967’DEN 2026’YA: ALTMIŞ YILDA NE DEĞİŞTİ NE DEĞİŞMEDİ?

1967 yılında İstanbul İmam-Hatip Okulu’ndan mezun olduktan sonra, o dönemde bir bölümü yurt olarak kullanılan Üsküdar Atik Valide Külliyesi’nde kalıyor ve İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’ne girebilmek için imtihanlara hazırlanıyordum. İmam-Hatip’te öğrenciyken edebiyat hocamız Lütfullah Sami Akalın, derslerinde zaman zaman Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın gözlemlerinden hareketle romanlarını nasıl kaleme aldığını anlatır, insanları ve hayatı tanımada gözlemin öneminden söz ederdi.

Bir gün Lütfullah Sami Bey’in bu sözlerini hatırladım ve ben de gözlem yapmaya karar verdim. İlk gözlemimi Üsküdar’dan Eminönü’ne giden vapurda gerçekleştirdim. O yıllarda şehir içi vapurlarında birinci ve ikinci mevki uygulaması vardı. Ben önce ikinci mevkiye bindim. Karşılaştığım manzara yaklaşık olarak şöyleydi: Oturan yolcuların yanında ayakta yolculuk edenler de vardı. Yolcuların büyük bir kısmı kendi aralarında konuşuyor, bu yüzden vapurun içinde sürekli bir uğultu oluşuyordu. Konuşmaların birbirine karışması sebebiyle insanlar seslerini biraz daha yükseltmek zorunda kalıyor, böylece gürültü daha da artıyordu. Gazete ve dergi okuyanlara da rastlanıyordu; ancak bunların sayısı oldukça azdı. Genel olarak vapurun ikinci mevkiinde sohbetin, hareketliliğin ve kalabalığın hâkim olduğu bir ortam göze çarpıyordu.

Vapur hareket ettikten bir süre sonra satıcılar salona girer, yüksek sesle ellerindeki malları satmaya çalışırlardı. Tarak satan birisi, önce tarağın fiyatını söyler, ardından “Şu tarak bedava, şu yanında bedava, bu da bedava!” diyerek verdiği hediyelerin sayısını artırırdı. O gider gitmez başka bir satıcı gelir, farklı bir ürünü tanıtmaya başlardı. Kimi küçük dinî kitaplar, kimi tırnak makası, çengelli iğne ve benzeri eşyalar satardı. Bu sırada elinde çay tepsisiyle garson gelir, o da yüksek sesle çay satmaya çalışırdı. Hâsılı, sakin ve huzurlu bir ortam bulmak pek mümkün değildi. Aralıklarla birkaç kez tekrarladığım gözlemlerimde de manzaranın değişmediğini gördüm. Vapurun içi, bir yandan yolcuların konuşmalarıyla, diğer yandan satıcıların ve çaycıların sesleriyle sürekli hareketli ve gürültülü bir hâl alıyordu.

Daha sonraki yıllarda ise bu manzaraya yeni bir unsur eklendi. Bazı derneklerin veya çeşitli grupların çıkardıkları haftalık ya da aylık gazete ve dergilerin vapurlarda satıldığına da şahit olmuştum.

İmtihanlar bitmiş, sonuçlar açıklanmış ve okulu kazandığımı öğrenmiştim. Artık daha rahat bir şekilde gözlemlerime devam edebilecektim. Bu amaçla yine Üsküdar’a gittim ve bu defa birinci mevkiye binerek gözlemlerimi buradan sürdürmeye karar verdim. Birinci mevkide karşılaştığım manzara ise şöyleydi: Herkes yerinde oturuyor, konuşanlar fısıltı hâlinde konuşuyor ve kimseyi rahatsız etmemeye özen gösteriyordu. İkinci mevkidekilere göre burada gazete okuyanların sayısı daha fazlaydı. Ara sıra dergi okuyanlara rastlıyor, kitap okuyanları ise daha seyrek görüyordum. Uğultu yoktu. Ortama hâkim olan şey sükûnet ve huzurdu. İnsanlar yolculuğu sadece bir yerden bir yere ulaşmanın aracı olarak değil, aynı zamanda dinlenme, okuma ve düşünme fırsatı olarak da değerlendiriyor gibiydiler.

Bu gözlemlerime daha sonraki günlerde de devam ettim; zaman zaman birinci ve ikinci mevkiler arasında gidip gelerek her iki ortamı karşılaştırma imkânı buldum. Böylece, aynı vapurda yolculuk eden insanların davranış biçimleri, ilgi alanları ve yolculuk kültürleri hakkında daha yakından fikir edinme fırsatı elde ettim.

Okula başladıktan sonra sıra Kadıköy vapuruna gelmişti. Burada da farklı mevkiler vardı. İlk olarak ikinci mevkiye bindim. Kadıköy vapurunun ikinci mevkii, Üsküdar vapurunun birinci mevkii gibiydi; hatta ondan daha sakin bir atmosfere sahipti. Kitap ve........

© Mir'at Haber