HAKİKATİN ÜZERİNE ÖRTÜLEN MEZHEPLER: ÜMMETİN KAYBOLAN BİRLİĞİ
HAKİKATİN ÜZERİNE ÖRTÜLEN MEZHEPLER: ÜMMETİN KAYBOLAN BİRLİĞİ
İslam ümmeti bugün tarihinin en karmaşık kırılmalarından birini yaşamaktadır. Bu kırılma, yalnızca siyasi sınırlarla parçalanmış bir coğrafyanın hikâyesi değildir; bu, daha derin, daha sarsıcı bir kopuşun adıdır: zihinsel ve kalbî parçalanma. Aynı vahye iman eden, aynı Peygamber’in izinden gittiğini iddia eden, aynı kıbleye yönelen milyonlar; birbirini anlamakta zorlanan, hatta zaman zaman birbirini dışlayan topluluklara dönüşmüştür. Bu tabloyu sadece dış güçlerle, emperyal planlarla ya da siyasi oyunlarla açıklamak eksik kalır. Çünkü asıl sorun içeridedir: hakikatin yerini yorumların, tevhidin yerini aidiyetlerin, ümmet bilincinin yerini mezhep kimliklerinin almış olmasıdır. İşte bu yüzden bugün konuşulması gereken şey mezheplerin varlığı değil; mezheplerin hakikatin önüne geçirilmiş olmasıdır.
İslam’ın ilk ve en temel çağrısı olan tevhid, yalnızca metafizik bir inanç ilkesi değil; aynı zamanda insanın, toplumun ve tarihin yönünü belirleyen bir bilinç inşasıdır. Tevhid, Allah’ın birliğini kabul etmekle birlikte, hakikatin de tek olduğunu, ölçünün de tek olduğunu ve insanın da bu tek hakikat etrafında birleşmesi gerektiğini ifade eder. Bu yönüyle tevhid, parçalanmayı reddeder; çünkü parçalanma, hakikatin bölünmesi anlamına gelir. Oysa hakikat bölünmez. Ancak tarihsel süreçte yaşanan siyasi ihtilaflar, iktidar mücadeleleri ve toplumsal kırılmalar, zamanla düşünsel ayrışmalara zemin hazırlamış; bu ayrışmalar ise mezheplerin oluşumunu beraberinde getirmiştir. Buraya kadar olan süreç, insanın sınırlılığı ve tarihsel şartların etkisiyle anlaşılabilir bir zemine oturur. Fakat asıl kırılma, bu yorumların zamanla mutlaklaştırılması ve dinin kendisi gibi algılanmasıyla başlamıştır. Artık insanlar, vahyin ne söylediğini anlamaya çalışmak yerine, mezhebin ne dediğini merkeze almaya başlamış; böylece din, doğrudan Allah’tan alınan bir rehber olmaktan çıkıp, yorumlar üzerinden okunan bir yapıya dönüşmüştür.
Kur’an’ın bu konuda yaptığı uyarı son derece açıktır ve herhangi bir yoruma ihtiyaç bırakmayacak kadar nettir: “Dinlerini parça parça edip fırkalara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur.” Bu ayet, sadece tarihsel bir eleştiri değil; aynı zamanda kıyamete kadar sürecek bir uyarıdır. Burada eleştirilen şey farklı düşünceler değil; bu farklılıkların hakikatin yerine geçirilmesi, kimlik haline getirilmesi ve bir üstünlük aracına dönüştürülmesidir. Çünkü insan, ait olduğu yapıyı kutsadığında, artık hakikati aramaz; sadece kendi bulunduğu yeri savunur. İşte mezhepçilik dediğimiz olgu tam olarak budur: hakikati arayan bir bilinçten, kendi konumunu koruyan bir refleks haline dönüşmek. Bu noktada mezhepler, bir zenginlik olmaktan çıkar; bir ayrışma ve çatışma aracına dönüşür.
Bugün mezhepçilik, klasik anlamda bir ilmî farklılıktan çok daha fazlasını ifade etmektedir. O, artık sosyolojik bir kimlik, politik bir araç ve psikolojik bir güven alanıdır. İnsanlar mezhepler üzerinden kendilerini tanımlar, konumlandırır ve hatta diğerlerini yargılar hale gelmiştir. Bu durum, İslam’ın evrensel ve kuşatıcı mesajını daraltmakta; onu belirli kalıplara hapsetmektedir. Oysa İslam, bir mezhebin sınırlarına sığmayacak kadar geniş, bir grubun tekelinde olmayacak kadar kapsayıcıdır. Ali Şeriati’nin dikkat çektiği gibi, din bilinç olmaktan çıkıp kimliğe dönüştüğünde, artık dönüştürücü gücünü kaybeder. Çünkü kimlik, insanı sabitler; oysa bilinç, insanı sürekli sorgulamaya ve hakikate yönelmeye sevk eder. Bugün ümmetin kaybettiği şey tam da budur: sorgulayan, arayan, hakikati merkeze alan bilinç.
Bu noktada asıl krizin kaynağına inmek gerekir: Kur’an’dan uzaklaşma. Kur’an, Müslümanlar için sadece okunacak bir metin değil; hayatı anlamlandıran, ölçü koyan ve yön veren ilahi bir rehberdir. Ancak Kur’an hayatın merkezinden çekildiğinde, onun yerini kaçınılmaz olarak insan yorumları doldurur. Bu yorumlar ise, ne kadar değerli olursa olsun, sınırlıdır. Sınırlı olanın mutlaklaştırılması ise kaçınılmaz olarak çatışmayı doğurur. Çünkü her yorum, kendi içinde bir doğruluk iddiası taşır; fakat bu iddia, diğer yorumlarla karşılaştığında bir gerilim üretir. Eğer bu gerilim, vahyin belirleyiciliğiyle dengelenmezse, sonuç parçalanmadır. Seyyid Kutub’un ifade ettiği gibi, İslam bir bütündür ve bu bütünlük parçalandığında geriye sadece isim kalır, ruh kaybolur.
Buradan hareketle çözümün de nerede aranması gerektiği açıktır. Çözüm, mezhepleri ortadan kaldırmakta değil; mezheplerle kurulan ilişkiyi yeniden tanımlamakta yatar. Mezhepler, İslam düşüncesinin tarihsel tecrübeleridir; insanın vahyi anlama çabasının ürünüdür. Bu yönüyle değerlidirler. Ancak bu değer, onları mutlaklaştırmayı gerektirmez. Aksine, onları doğru bir yere oturtmayı gerektirir. Bu da ancak şu temel ayrımın net bir şekilde yapılmasıyla mümkündür: Din ilahidir, mezhep ise beşeridir. Bu ayrım yapılmadığı sürece, her mezhep kendi sınırlarını dinin sınırları gibi sunacak; bu da kaçınılmaz olarak ayrışmayı derinleştirecektir.
Ümmetin yeniden dirilişi, ancak tevhid eksenli bir bilinç inşasıyla mümkündür. Bu bilinç, sadece teorik bir söylem değil; pratik bir dönüşüm çağrısıdır. İnsanların kendilerini öncelikle “Müslüman” olarak tanımladığı, mezheplerin ise bu kimliğin altında yer aldığı bir anlayış inşa edilmelidir. Bu, mezhepleri yok saymak değil; onları doğru konumlandırmaktır. Aynı şekilde eğitim sistemleri, genç zihinleri mezhep merkezli değil, Kur’an merkezli düşünmeye yönlendirmelidir. Çünkü hakikati arayan bir zihin, farklılıkları tehdit olarak değil; zenginlik olarak görür. Ancak hakikati değil de aidiyeti merkeze alan bir zihin, farklılığı düşman olarak algılar.
Bu süreçte en büyük sorumluluk, ilim sahiplerine ve söz söyleyenlere düşmektedir. Çünkü toplumlar, çoğu zaman onların kurduğu dil üzerinden düşünür. Eğer bu dil ayrıştırıcıysa, toplum da ayrışır; eğer bu dil birleştiriciyse, toplum da birleşir. Gerçek âlim, kendi mezhebini yüceltmek yerine hakikati yüceltendir. O, insanları bir mezhebe değil; hakikate çağırır. Çünkü bilir ki, hakikat kimsenin tekelinde değildir; ona yaklaşmak, sürekli bir çaba ve tevazu gerektirir.
Sonuç olarak, İslam ümmeti bugün bir tercih yapmak zorundadır: ya mezhepler hakikatin önüne geçmeye devam edecek ve ümmet parçalanmış bir halde kalacaktır; ya da hakikat mezheplerin üzerine çıkarılarak ümmet yeniden bir bütün haline gelecektir. Bu tercih, sadece bir düşünce meselesi değil; aynı zamanda bir varoluş meselesidir. Çünkü ümmet, birliğini kaybettiğinde sadece gücünü değil, anlamını da kaybeder. Ancak tevhid yeniden merkeze alındığında, mezhepler bir ayrışma sebebi olmaktan çıkar; hakikati anlama yolunda birer zenginlik olarak yerini bulur. İşte o zaman İslam, yeniden sadece bir inanç değil; hayatı dönüştüren bir güç haline gelir.
Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.
Mirat Haber – YouTube
