menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

KUR’AN, MEZHEP VE ATALARIMIZ

24 0
16.03.2026

KUR’AN, MEZHEP VE ATALARIMIZ

İran ABD/İsrail savaşı bütün şiddetiyle devam ederken bazı çevreler –mihraklar demek lazım- Sünni-Şii ayrımına dayalı mezhepçiliği gündeme taşıyor. İslam aleminde farklı itikadi/kelami ve fıkhi mezheplerin varlığı bir vakıa. Mezheplere tabii ve meşru çerçevede birer mektep/ekol gözüyle bakmak lazım. Kur’an ve Sünnet bakış açısından ilahi rızayı hedefleyen bir yaşama tarzını belirlemeye çalışırken, belli bir usül takip eden yüksek derecedeki alimler, farklı yorumlar/içtihatlar yapmış. İlahi hitabı ve hükümleri hikmet ve maksat amaçlı anlama çabalarının farklı olması ilahi nimet ve rahmettir, bu sayede Müslümanlar tek bir mezhebe mahkum edilmekten kurtulurlar. Mezheplere karşı çıkanlar da aslında kendi mezheplerini tek doğru hakikat ve yegane yol kabul ederler.

Ne var ki mezhepler her zaman tamamen nazari/teorik yorum farkından doğmuyor. Tefsir ve içtihat farklılığına dayalı mezhep anlayışından ayrı Hz. Peygamber (s.a.)’in irtihalinden sonra ilk nesil Müslümanlar yani sahabeler arasında vuku bulan siyasi ihtilaflar ve bunun çatışmalara ve savaşa dönüşmüş olması, Sünni Şii ayrımında temel alınmaktadır. Sahabeler arasında vuku bulan ihtilafın makul, insani ve sosyo-politik sebepleri vardır, ne kadar bizce yanlış ve hatalı olsa da söz konusu ihtilaf ve çatışmalar İslam’ın hakikatine, ilahi özüne halel getirmez, sahiplerini bağlar. Belli bir tarih felsefesi ve belli bir usul takip edilerek olayların tamamı –bir kısmı hayli üzücü olsa bile- açıklanabilir. Sorumluluk sahibi ilim ve fikir adamları bunu yapmalılar, yapıyorlar da. Ancak bu müessif olayları bugün de cereyan ediyormuş gibi sıcak gündemin meselesi haline getirmek, İslam’a ve Müslümanlara büyük zararlar verir, İslam düşmanlarına hizmet eder, bu açıdan iyi niyetle de olsa mezhep farkını tefrika ve husumette malzeme kullananlar gaflet, kötü niyetle kullananlar ihanet içindedirler, her iki grup da suçlu-günahkâr mücrimlerdir, yaptıkları işler haramdır.

Bu konuda sıhhatli bir bakış açısına sahip olmak için Kur’an-ı Kerim’e müracaat etmek lazım. Bakın şanı yüce Allah ne buyurur:

“Onlar bir ümmetti; gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz.” (2/Bakara, 134, 141)

“Ümmet” irili ufaklı sayısal anlamda insan topluluğu demektir. (1) “Gelip geçen ümmet” belli bir insan topluluğunun yaşanmış hayatlarını ifade eder. Tarih birbirini takip eden yaşanmış hayatlar arasındaki sürekliliktir. İlk insanla başladı kıyametle sona erecektir. Yaşanmış hayatların tekrarı mümkün olmadığına göre, her yaşanmakta olan hayat bize yeni bir imkân, yeni bir fırsat sunar. Bu anlamda tarihin, insanın zihni tutum ve davranışları üzerinde “etkileyici rolü”nü kabul etmekle beraber, “belirleyici bir güce sahip olmadığı”nı da görmek lazımdır. Aksi olsaydı, tarih bizatihi (li-aynihi) kader olurdu, bu ise, bizim zihnimizde kendisine bir güç, irade ve bilinç atfettiğimiz, dolayısıyla vehmimizde kudret sahibi kıldığımız bir kavramın bizi rüzgârın önüne kattığı yapraklar gibi sürüklemesi anlamına gelir. Ne iktisadi ve sosyal ne de ferdi ve devletlerarası ilişkiler mutlak anlamda tarihin etkisi altında gelişir. Tarih kader olmadığına göre deterministçe bizi belirlemez, yargılamaz da. Hegel’in iddia ettiğinin aksine ne zamanın ruhu vardır ne de tarihin; bu retorikler insanların dünya görüşlerini içinde yaşadıkları zamana atfetmelerinden kaynaklanan edebi cümlelerdir.

Tarih birini veya bir topluluğu iyi veya kötü yazabilir ama kendisi hakem,........

© Mir'at Haber