menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Darbeciyle oturmam’dan “kardeşim”e, Rabia’dan Togg’a: Bu çarkın adı ilke mi, çifte standart mı?

27 6
19.02.2026

Okuyucularım hatırlattı: “Gündem yoğun ama Sisi ziyaretini yazacaktın” diyenler oldu. Unutmadım dedim, sadece doğru zamanı bekledim. Dün karşıma çıkan dünya liderimizin eski bir sözü ve okuduğum bir haber, meseleyi artık daha geniş ve daha ağır bir sorumlulukla ele almam gerektiğini gösterdi.

Bir zamanlar meydanlarda şu cümle kuruluyordu: “Pazar günü Sisi mi diyeceğiz, Binali Yıldırım mı diyeceğiz?” Sisi ismi iç siyasette bilinçli şekilde bir sembole dönüştürüldü. Bir dış politika figürü, seçim meydanında bir saflaşma ve duygusal mobilizasyon aracına çevrildi. O gün verilen mesaj açıktı: Sisi darbenin temsilcisiydi ve onunla yan yana anılmak dahi bir ihanet olarak sunuluyordu.

Aynı dönemde “Darbecilerle aynı masaya oturmayız”, “Ona meşruiyet kazandırmam”, “Onunla görüşmek ihanettir” denildi. Bunlar anlık öfke cümleleri değildi; ahlâkî kesinlik taşıyan iddialardı. Rabia işareti bir sembol olarak yükseltildi; darbe karşıtlığının ve mazlumdan yana duruşun simgesi olarak takdim edildi. O sembol, iç siyasette güçlü bir mobilizasyon aracı olarak kullanıldı.

Bugün gelinen noktada ise resmî ziyaretler yapılıyor, ortak basın toplantıları düzenleniyor, “kardeşim” hitapları kullanılıyor, hediyeler veriliyor. Kahire’de verilen fotoğraflar, yapılan açıklamalar ve hediye edilen Togg’lar sadece diplomatik temas değildir; bu kareler, dün millete anlatılanla bugün sergilenen arasındaki çelişkinin belgesidir. Bu mesele normalleşme değil; dün başka bugün başka konuşmanın, ilke diye sunulanın konjonktüre göre değiştirilmesidir.

Siyasette şartlar değişebilir. Devletler görüşebilir. Ancak dün ahlâk adına mutlak hükümler verip bugün tek bir izah yapmadan tam tersine dönmek, siyasetin güven zeminini aşındırır. Eğer dün darbe sembolü diye gösterdiğiniz bir isim bugün dostluk diliyle anılıyorsa, burada mesele diplomasi değil; millete verilen sözlerin arkasında durulmamasıdır.

Mesele yalnızca dış politika değildir. Dün meydanlarda “Bu kardeşiniz olduğu sürece faiz hep inecek” denildi. Kesin ve iddialı bir vaat. Bugün ise faizler rekor seviyede yükseliyor. Söylenen ile yaşanan arasındaki uçurum büyüdükçe, ortada yalnızca ekonomik bir tablo değil; siyasetin mutlak vaatlerle duygu üretip sonra gerçeklik karşısında geri adım atması sorunu vardır.

Dış politikada “asla oturmam” denilen masalara bugün oturuluyorsa, ekonomide “hep düşecek” denilen faizler rekor seviyede yükseliyorsa, sorun tek tek kararlar değildir. Sorun, siyasetin ilke üzerinden değil, anlık duygular üzerinden kurgulanmasıdır. Bu da çifte standardı beraberinde getirir.

Milleti duygusal mobilizasyon aracı olarak görmek kısa vadede destek üretir; ancak uzun vadede güveni tüketir. Dini sembollerle, ahlâk vurgularıyla, mutlak cümlelerle yükselen siyaset; şartlar değiştiğinde geri adım atmaya mecbur kalır. Ve her geri adım, millette “Acaba dün söylenenler neydi?” sorusunu büyütür.

Hamasetle yükselen siyaset sonunda çarka mecbur kalır; her çark ise güveni biraz daha aşındırır, inandırıcılığı biraz daha tüketir.

Siyaset hafızayla oynama sanatı değildir. Toplum unutmaz. Meydanlarda kurulan cümleler unutulmaz. Dün bir ismi iç siyasetin sembolü yapıp bugün aynı isimle dostluk fotoğrafı vermek, sadece bir diplomasi tercihi değildir; bir siyaset tarzının ifadesidir.

Millet artık hamaset değil, tutarlılık istiyor.

Bu millet artık duygularının siyasete rehin verilmesini kabul etmiyor.


© Milli Gazete