ABD’li Büyükelçi, “Nil’den Fırat’a İsrail’in hakkı” sözleriyle bölgeyi hedef alan tartışmalı bir çıkış yaptı
ABD’nin İsrail Büyükelçisi’nin “Nil’den Fırat’a İsrail’in hakkı var” diyebilmesi, artık diplomatik sınırların aşıldığını göstermektedir. Bu ifade bir dil sürçmesi değil, belirli bir anlayışın açık beyanıdır. Söz konusu açıklama, mevcut sınırları ve bölge devletlerinin egemenliğini tartışmaya açan pervasız bir meydan okumadır. Üstelik bu sözler sıradan bir akademisyenden ya da marjinal bir siyasetçiden değil; ABD’yi İsrail’de temsil eden resmî bir makamdan gelmiştir. Bu durum, meselenin ciddiyetini daha da artırmaktadır.
Türkiye bu meydan okumaya hamasetle mi, yoksa akılcı ve kararlı bir stratejiyle mi cevap verecektir?
Bu söylem; Mısır’ı, Irak’ı, Suriye’yi, İran’ı ve doğrudan Türkiye’yi ilgilendiren jeopolitik bir projeye işaret eder. “Nil’den Fırat’a” ifadesi sembolik değildir; doğrudan bir coğrafi alan tarifidir. Bu tarifin içinde Mısır vardır, Suriye vardır, Irak vardır ve Türkiye’nin güney sınırları vardır.
Asıl tehlike, bu sözlerin ciddiye alınmaması ve “bize bir şey olmaz” rehavetiyle geçiştirilmesidir. Oysa tarih, tehditleri küçümseyenlerin ağır bedeller ödediğini defalarca göstermiştir. Rus tankları Berlin sokaklarına girene kadar Alman kamuoyuna savaşın kazanıldığı yazılıyordu. Gazeteler toplumu rahatlatıyordu; fakat rahatlatıcı manşetler tankları durdurmamıştı. Tehlikeyi küçümsemek, tehlikeyi ortadan kaldırmaz.
Ortadoğu’nun son yirmi yılına baktığımızda tablo nettir: Irak parçalandı, Suriye fiilen bölündü, Libya istikrarsızlaştı. Her müdahale “demokrasi”, “insan hakları” ya da “güvenlik” söylemiyle başladı; sonuç ise parçalanmış devletler ve zayıflatılmış merkezler oldu. Şimdi İran üzerinde artan baskı, yaptırımlar ve askerî tehdit dili, yeni bir aşamaya geçildiğini göstermektedir.
Ülkesini ve milletini düşünen iktidarlar, hiç vakit kaybetmeden adım atar. İran’ın da Suriye gibi parçalanmasını seyretmek, “bize dokunmaz” rehavetine kapılmak büyük bir stratejik körlüktür. Bu coğrafyada bir ülke düştüğünde domino etkisi başlar. Irak ortadadır, Suriye ortadadır. Güç boşluğu oluştuğunda sınırlar kağıt üzerinde kalır.
Bugün İran üzerinden yürütülen baskı ve kuşatma siyaseti, yarın başka bir başlıkla Türkiye’nin önüne konulmayacağının garantisini kim verebilir? Enerji hatları, su kaynakları, etnik fay hatları ve terör örgütleri üzerinden yeni senaryolar yazılmayacağını kim iddia edebilir?
Merhum hocamızın yıllar önce yaptığı uyarı hâlâ geçerlidir: “İran’dan sonra sıra Türkiye’ye gelir.” Bu söz hamaset değil; bölgenin adım adım nasıl dizayn edildiğini okuyan bir jeopolitik tespittir. Coğrafya duygusallığı affetmez; güç dengesiyle konuşur.
Türkiye gerçekten liderlik iddiasında bulunuyorsa, kürsü konuşmalarıyla değil, sahada atacağı somut adımlarla bunu göstermek zorundadır. Eğer gerçekten Türkiye’nin bir liderlik iddiası varsa, bu artık nutuk zamanı değil; somut adım zamanıdır.
Bu adım nedir? Bölgesel caydırıcılık mekanizmasıdır. Türkiye, İran, Irak, Suriye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan’dan oluşacak güçlü bir bölgesel savunma paktı gecikmeden gündeme alınmalıdır. Mezhep farklılıkları, siyasi ihtilaflar ve geçmiş kırgınlıklar bir kenara bırakılmalıdır. Çünkü mesele ideolojik üstünlük değil; toprak bütünlüğü ve bölgesel istikrardır.
Ortadoğu’nun en büyük zaafı dağınıklığıdır. Her ülke kendi iç meselesine gömülürken, dış müdahaleler adım adım ilerlemektedir. Oysa ortak savunma anlayışı, dış müdahalelere karşı en güçlü caydırıcıdır. Güçlü bir blok, maceracı planların önüne set çeker.
Bu çok büyük bir tehlikedir ve hâlâ bunun ciddiyetini kavrayamamak, yarının riskini bugünden büyütmektir. Haritalar üzerinden konuşulan bir dönemde sessiz kalmak strateji değildir. Güç boşluğu affetmez. Ya bölge ülkeleri ortak bir güvenlik mimarisi inşa eder ya da başkalarının yazdığı senaryolarda figüran olur.
