menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Nebevî Sîret: Hayatı İnşa Eden İdeal ve Gerçekçi Bir Model

7 0
tuesday

Mevlid-i Nebevî yeniden gönüllerimize misafir oluyor. Bu mübarek günler geldiğinde Resûlullah’a (s.a.v.) duyduğumuz muhabbet yeniden canlanıyor; dillerimiz salât ü selâmla güzelleşiyor, gönüllerimiz O’nun mübarek adını anmakla huzur buluyor. Camilerimizde, evlerimizde ve gönüllerimizde O’nun dünyayı teşrifinin sevinci yaşanıyor. Çünkü O, Allah Teâlâ’nın insanlığa gönderdiği rahmet elçisi, ümmetin sevgilisi ve müminlerin en güzel rehberidir. Yüce Rabbimiz O’nu, “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ, 21/107) buyurarak tanıtmaktadır.

Şüphesiz Resûlullah’ı (s.a.v.) anmak, O’na salât ü selâm getirmek ve O’nun dünyayı teşrifinden sevinç duymak, mümin gönüllerin en güzel duygularındandır. Fakat Mevlid-i Nebevî vesilesiyle kendimize sormamız gereken daha derin bir soru vardır: Resûlullah (s.a.v.) bugün hayatımızın neresindedir? O’nu sevmek yalnızca adını muhabbetle anmak mıdır? Evlerimizde, okullarımızda, üniversitelerimizde, camilerimizde ve kurumlarımızda; ilmimizde, ahlâkımızda, davetimizde, eğitimimizde, yöneticiliğimizde, ihtilaflarımızda ve insanlarla ilişkilerimizde O’nun sünneti ve ahlâkı ne kadar yaşamaktadır?

Efendimiz’e (s.a.v.) sunabileceğimiz en büyük vefa, O’nun hatırasını yalnızca belirli günlerde yaşatmak değil, O’nun hidayetini bütün hayatımızda yaşatmaktır. Çünkü gerçek muhabbet ittibâ ister. Allah Teâlâ, “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmrân, 3/31) buyurmaktadır. Resûlullah (s.a.v.) da, “Sizden biriniz, ben kendisine babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.” buyurmuştur (Buhârî, Îmân; Müslim, Îmân). Öyleyse Mevlid, sadece Resûlullah’ın (s.a.v.) dünyaya gelişini hatırladığımız bir zaman değil; aynı zamanda O’nun hayatımızdaki yerini yeniden sorguladığımız bir muhasebe vakti olmalıdır. Belki de bu günlerde kendimize, “Resûlullah’ı ne kadar seviyoruz?” sorusunun yanında, “Hayatımız O’nun sevgisini ne kadar gösteriyor?” sorusunu da sormalıyız.

Sîreti Bilmek ve Sîretle Yaşamak

İslâm ümmeti asırlar boyunca Nebevî Sîret’e büyük bir ihtimam göstermiştir. Efendimiz’in (s.a.v.) hayatının hadiseleri titizlikle kaydedilmiş; doğumu, çocukluğu, risaleti, Mekke dönemi, hicreti, gazveleri, antlaşmaları, aile hayatı, ibadeti, daveti, ahlâkı ve insanlarla ilişkileri nesilden nesile aktarılmıştır. Daha sonra bu büyük miras farklı açılardan okunmuş; tarihçiler olayları tespit ve tahkik etmiş, fakihler sîretten hükümler çıkarmış, eğitimciler Nebevî terbiyenin esaslarını araştırmış, davetçiler Mekke ve Medine dönemlerinden davet ve değişim metotları çıkarmış, hareket ve teşkilat düşüncesiyle ilgilenenler insan yetiştirme, kadro oluşturma, görev dağılımı ve kriz yönetimini incelemiş, siyaset araştırmacıları ise Medine toplumunu, antlaşmaları, savaş ve barış siyasetini ele almıştır.

Bütün bu okumalar kıymetlidir ve Nebevî Sîret’in ne kadar zengin bir hidayet kaynağı olduğunu göstermektedir. Ancak bugün bunların tamamından yararlanan ve onları daha kuşatıcı bir soruya taşıyan başka bir okumaya da ihtiyacımız vardır: Nebevî Sîret, bugünün insanını ve hayatını yeniden inşa eden bir medeniyet modeline nasıl dönüşebilir? Sîreti yalnızca “Ne oldu?” sorusuyla okumak yetmediği gibi, sadece “Bu olaydan hangi ibreti çıkarabiliriz?” sorusu da tek başına yeterli değildir. Bunların yanında Resûlullah’ın (s.a.v.) davranışını yöneten değerin, kararının arkasındaki maksadın, insan yetiştirme metodunun, farklı durumları yönetme biçiminin, gücü kullanırken bağlı kaldığı ahlâkî ölçülerin ve toplumu inşa ederken takip ettiği esasların ne olduğunu araştırmak; sonra bütün bunların hidayetini kendi zamanımızın şartları içinde nasıl hayata geçirebileceğimizi düşünmek gerekir.

İşte burada Nebevî Sîret’in medeniyet perspektifinden okunması gündeme gelmektedir. Kur’ân-ı Kerîm bizi zaten böyle bir okumaya yöneltir: “Andolsun, Allah’ın Resûlü’nde sizin için; Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb, 33/21). Âyette geçen “üsve-i hasene”, yalnızca hayranlık duyduğumuz güzel bir şahsiyet anlamına gelmez; kendisine bakarak kendimizi düzelttiğimiz, davranışlarımızı ölçtüğümüz ve hayatımızı şekillendirdiğimiz canlı bir örnek ve ölçü anlamını da taşır. Bu sebeple sîretin asıl işlevi, bize yalnızca Resûlullah’ın (s.a.v.) nasıl yaşadığını öğretmek değil, bizim nasıl yaşamamız gerektiğini de göstermektir.

İdeal ve Gerçekçi Nebevî Model

Nebevî modelin en dikkat çekici özelliklerinden biri, O’nun hem ideal hem de gerçekçi oluşudur. İdealdir; çünkü Allah tarafından seçilmiş, vahiy ile terbiye edilmiş ve insanlığa örnek kılınmıştır. Allah Teâlâ, onun ahlâkını, “Şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4) buyurarak övmüştür. Hz. Âişe’ye (r.a.) Resûlullah’ın (s.a.v.) ahlâkı sorulduğunda verdiği, “O’nun ahlâkı Kur’ân idi.” cevabı da (Müslim, Müsâfirîn) Nebevî şahsiyetin vahyin hayata dönüşmüş şekli olduğunu ifade etmektedir.

Fakat bu model aynı zamanda son derece gerçekçidir. Çünkü Resûlullah (s.a.v.), filozofların kitaplarında tasarlanan hayalî bir “mükemmel insan” değildir; gerçek dünyanın içinde yaşamış, hayatın hemen bütün insani şartlarıyla karşılaşmıştır. Acıkmış ve doymuş, sevinmiş ve üzülmüş, sevmiş ve sevdiklerini kaybetmiş, hastalanmış ve iyileşmiş, eziyet görmüş ve zafere ulaşmış, hicret etmiş ve yerleşmiş, zayıflık dönemini de iktidar dönemini de yaşamıştır. Bir eş, baba, dede, dost ve komşu olduğu gibi öğretmen, mürebbi, davetçi, hâkim ve toplum lideri de olmuştur. Antlaşmalar yapmış, ordular yönetmiş, anlaşmazlıkları çözmüş ve bir devlet idare etmiştir. Kur’ân, O’nun bu insanî yönünü özellikle vurgulayarak, “De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım; bana vahyediliyor.” (Kehf, 18/110) buyurur.

Bu sebeple Nebevî model, hayatın dışında duran bir ideal değil, hayatın içinde gerçekleşmiş bir idealdir. O’nun merhameti yalnızca güçsüz olduğu Mekke yıllarında değil, Mekke’nin fethi günü güç elindeyken de görülmüştür. Sabrı yalnızca çaresizliğin, adaleti yalnızca dostluğun, güzel ahlâkı yalnızca huzurlu zamanların ahlâkı değildir. Savaşta, barışta, krizde, ihtilafta, zaferde ve yenilgide aynı ahlâkî merkeze bağlı kalmıştır. Bu yönüyle Nebevî Sîret, insanlığın önüne, uygulanması imkânsız soyut bir ahlâk teorisi değil, yaşanmış ve sınanmış bir hayat modeli koymaktadır.

Sîret Bizi de Okumalıdır

Biz genellikle sîreti okuruz; Bedir’i, Uhud’u, Hudeybiye’yi, Hicret’i ve Mekke’nin Fethi’ni öğrenir, Resûlullah’ın (s.a.v.) sözlerini, davranışlarını ve güzel ahlâkını inceleriz. Fakat medeniyet perspektifinden okumanın daha derin bir aşaması vardır: Sadece biz sîreti okumamalı, sîret de bizi okumalıdır. Başka bir ifadeyle, hayatımızı Nebevî modelin önüne koymalı; ahlâkımızı O’nun ahlâkına, aile hayatımızı O’nun aile hayatına, eğitimimizi O’nun eğitim metoduna, davetimizi O’nun rahmet ve hikmetine, kurumlarımızı O’nun emanet, adalet ve şûra anlayışına, ihtilaflarımızı O’nun insafına, gücümüzü O’nun adaletine ve liderliğimizi O’nun liderliğine arz etmeliyiz.

Bunu yaptığımızda sîret yalnızca geçmişi anlatan bir tarih olmaktan çıkar, bugünü gösteren bir aynaya ve hayatı........

© Milli Gazete