Sarayın ışığı sokağı aydınlatmıyor: Yukarıda sefa, aşağıda sefalet!
Tarih, ekseriyetle galiplerin kılıcından damlayan mürekkeple yazılır.
Sayfalar; hükümdarların zafer naralarıyla, taht sahiplerinin ışıltılı pelerinleriyle ve kazananların mağrur duruşlarıyla doludur.
Bizler, bir ulusun azametini tartmak istediğimizde, bakışlarımızı refleksif bir tepkiyle göğe çeviririz. Gözlerimiz, bulutları delen gökdelenlerin heybetine, devasa sanayi çarklarının gürültüsüne yahut meclis koltuklarında oturan muktedirlerin (!) müreffeh yaşamlarına takılı kalır. Oysa bu efsunlu bakış, bir binanın sağlamlığını, yalnızca çatı katının güzelliği ile ölçmek kadar sığ ve tehlikeli bir yanılgıdır.
Hakikat, spot ışıklarının kamaştırdığı sahnelerde değil, o ışığın zerresinin dahi sızmadığı kör noktalarda saklıdır. Zirvelerdeki itibar, çoğu zaman sahici bir erdemin tezahürü değil, menfaatlerin sessiz bir takasıdır; güç gücü ağırlar, servet serveti selamlar. Bir devletin, toplumun kaymak tabakasına sunduğu konfor, o toplumun adalet terazisinin hassasiyetini değil, yalnızca maddi kapasitesinin kimlere akıtıldığını ortaya koyar. Oysa bir toplumun/ülkenin gerçek kalibresi, o ihtişamlı devletin gölgesinde titreyen "hiç kimsesi olmayanların" ne kadar ısınabildiğiyle ölçülür.
Önceden derin anlamı olan ama şimdilerde içleri boşaltılan kavramları, muktedirlerin sözlüğünden çıkarıp vicdanın lügatiyle yeniden tanımlamak gerekiyor ne yazık ki…
Adalet, en güçlü olanın imtiyazlarıyla hakkını koparıp aldığı bir mekanizma değil; en........
