Bir Ülke Düşünün…
Meydanlarında adalet yazıyor, saraylarında zulüm konuşuluyor. Duvarlarında özgürlük sloganları asılı, fakat insanların zihinleri korku gönülleri yalanla çevrilmiş… Devletin kapılarında “hizmet” kelimesi duruyor; içeride ise insana hükmetmenin, onu susturmanın ve ona ne düşüneceğini öğretmenin usulleri geliştiriliyor.
Bu ülkenin bakanlıklarının isimleri de oldukça güzeldir (!):
Sevgi Bakanlığı vardır; işkence orada yapılır. Barış Bakanlığı vardır; savaş planları orada hazırlanır. Açlıkla Mücadele Bakanlığı vardır; servetin birkaç elde toplanmasını sağlayan düzen oradan yönetilir. Hakikat Bakanlığı vardır; geçmiş orada yeniden yazılır, yalan tekrarlanır, hakikat perdelenir. Hazine Bakanlığı vardır; milletin malı belirli eller arasında dolaştırılır. Özgürlük Bakanlığı vardır; itaatkâr insanlar üretir. Ve nihayet Ahlak Bakanlığı vardır; ahlaktan söz ederek toplumda ahlaksızlığı pompalar. (Bakanlıklar çoğaltılabilir...)
Böyle bir memlekette mesele artık yalnızca kötü yöneticilerin varlığı değildir. Daha derinde bir şey gerçekleşmiştir:
"Kelimelerle hakikat arasındaki bağ kopmuş, gerçeklik ile görünen arasındaki uçurum artmıştır."
İslam düşüncesi açısından belki de çürümenin en tehlikeli merhalesi budur. Çünkü zulüm kendisini “zulüm” diye takdim ettiğinde insan ondan sakınabilir. Fakat zulüm, adalet elbisesi giydiğinde; yalan, hakikat adına konuştuğunda; savaş, barışı korumak için yapıldığında; kölelik, özgürlüğün gereği diye anlatıldığında insanın yalnız bedeni değil, hakikati tanıma kabiliyeti de kuşatma altına alınır.
Kur’an’ın üzerinde ısrarla durduğu meselelerden biri tam da budur: Hak ile bâtılın birbirine karıştırılmaması…
“Hakkı bâtılla karıştırmayın ve bile bile hakkı gizlemeyin.” (Bakara, 2/42)
Çünkü bâtılın uzun ömürlü olmasının en etkili yolu, kendisini açıkça bâtıl olarak ilan etmek değil; hakikatin kelimelerini ele geçirmektir.
Zalim, kendisine zalim demez.
Hırsız, kendisine hırsız demez.
“Devletin menfaati” der.
Sansürcü, sansür yaptığını söylemez.
“Toplumsal huzuru koruyoruz” der.
İnsanları birbirinden korkutan iktidar, korku ürettiğini kabul etmez.
“Güvenliği sağlıyoruz” der.
İşte Kur’an’ın “fesat” kavramı burada olağanüstü bir derinlik kazanır:
“Onlara, ‘Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın’ denildiğinde, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler. İyi bilin ki asıl bozguncular onlardır; fakat farkında değillerdir.” (Bakara, 2/11-12)
Ayetteki ürpertici taraf, bozguncuların “Biz bozguncuyuz” dememeleridir.
Onlar ıslah adına fesat üretmektedir.
Dolayısıyla İslam düşüncesinde zulmün yalnız fiiliyle değil, zulmü meşrulaştıran dil ile de mücadele etmek gerekir.
Kur’an’ın anlattığı Firavun kıssası yalnızca binlerce yıl önce yaşamış bir hükümdarın hikâyesi değildir. Firavun, Kur’an’da aynı zamanda bir iktidar psikolojisinin prototipidir.
Onun temel problemi yalnızca zalim olması değildir.
Firavun, zamanla kendi iktidarını hakikatin ölçüsü hâline getirmiştir.
“Ben size ancak gördüğümü gösteriyorum ve sizi ancak doğru yola götürüyorum.” (Mü’min, 40/29)
Bu cümle, otoriter zihniyetin tarihteki en berrak tariflerinden biridir: Hakikat, iktidarın gördüğünden ibarettir.
Siz başka bir şey görüyorsanız sorun gördüğünüz şeyde değil, sizdedir.
Böylece iktidar yalnız insanların davranışlarını yönetmekle yetinmez; onların hafızasına, kelimelerine, korkularına ve gerçeklik algısına hükmetmek ister.
Firavun’un karşısında Musa’nın mücadelesi bu nedenle yalnızca siyasal bir mücadele değildir. Musa, önce Firavun’un kurduğu sahte hakikat düzenini parçalar.
“Sen mutlak değilsin.”
“Senin hükmün hakikatin kaynağı değildir.”
Tevhidin siyasal anlamlarından biri tam burada ortaya çıkar: Hiçbir insan mutlak değildir.
Çünkü “Lâ ilâhe illallah” yalnızca putların önünde eğilmemek değildir; insanın insan üzerinde ilahlık taslamasını da reddetmektir.
Müminin alnı yalnız Allah’ın huzurunda yere değer. Bu yüzden........
