Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (284)
»Siz o kimselersiniz ki onları seversiniz; hâl̃buki onlar sizi sevmezler. Siz Kitâbın tamâmına îmân edersiniz; onlarsa sizinle karşılaştıkları zamân ‘îmân ettik’ der, kendileriyle baş başa kaldıkları vak̆it de gayzla parmaklarını ısırırlar. De ki: ‘- Gayzınızla geberin!’ Muhakkak ki Allâh sînelerde olanı bilir!
»Şâyed size bir iyilik dokunursa, onları tasaya düşürür; bir fenâlık gelirse, onunla sevinirler. Eğer sabreder ve takvâ ile davranırsanız, onların hîleleri size hiçbir sûretle zarâr veremez. Muhakkak ki Allâh, onların yaptıklarını kuşatmıştır.» (Âl-i İmrân -3-: 118-120)
Kur’ân-ı Kerîm’de doğrudan Münâfıklarla al̃âkalı onlarca Âyet ve Medîne’de nâzil olmuş on bir Âyetli bir “Münâfikûn Sûresi” -63- mevcûddur… Bu Sûrenin 4. Âyet-i Celîlesinde:
֍ «Onlar düşmandır! Onlardan sakın!» buyurulur… (Bolu, 25.7.2021; Kemalizmin “Târih Tezi” ve “Güneş-Dil Teorisi” Hurâfeleri, “İstitrâdî Bahisler”, Yeni Söz, 14.2.2022/4)
Âl-i İmrân Sûresi’nin yukarıda zikrettiğimiz 120. Âyet-i Celîlesi de, Münâfıklardan sakınmak için elimizde bir pusula gibidir: Aklımızı iyi kullanır, sabırla araştırırsak onları ve hîlelerini teşhîs edebilir ve bununla berâber, kendimiz dâimâ uyanık olur, doğruluktan, ahlâkî değerlerimizden sapmaz, takvâ ile hareket edersek, onların tuzaklarından, fenâlıklarından kendimizi ve Milletimizi koruyabiliriz…
Her hâl-ü-k̃ârda, Münâfıklarla, Münâfıkça usûl̃lerle mücâdele edilemez! Münâfıklığın panzehri, ihl̃âstır, doğruluktur, takvâdır, hak̆îkatperverlikdir!
Bir de, Münâfıklık, bizi sâdece dış dünyâmızdan değil, içimizden de tehdîd ediyor. Kendimizdeki Münâfıklık al̃âmetlerini farketmemiz daha müşkildir; l̃âkin imk̃ânsız değildir. Şeytan, bizi saptırmak için, mütemâdiyen bize Münâfıkça düşünceler, hisler telk̆în eder; bir Müslüman ferâsetiyle kalbimizi dinlersek, şeytanın sesini tefrîk̆ edebilir ve derhâl̃ onların yerine hayırlı düşünce ve hisler ikâme ederek o sesi têsîrsiz bırakabiliriz. Ayrıca, sık sık Rabb’imizi zikretmek, eserleri üzerinde tefekkür ederek yaratılışımızın hikmetini, Yaradan’ımızın yüceliğini ve biz kullarına karşı sonsuz rahmetini idrâk̃ etmek, ölümü ve Âhireti hatırlamak, zihnimizi her fırsatta bu gibi asîl düşüncelerle meşgûl̃ etmek, günün bir kısmında kendimizle baş başa kalarak kendi içimizde derinleşmek, gönlümüzü O’nun sevgisiyle doldurmak, şeytana meydanı boş bırakmamak demekdir…
Rahmân, Rahîm Rabb’imiz ne güzel nasîhat ediyor, derdimizin devâsını da bildiriyor:
֍ «Bunlar, Îmân Edenlerdir! Kal̃bleri Zikrullâh ile mutmâin olur! Biliniz ki kal̃bler ancak Zikrullâh’la mutmâin olur! (Ellezîne âmenû vetatme-innü kul̃ûbühüm bizikrillâhi elâ bizikrillâhi tatme-innülkul̃ûb.)» (Râd Sûresi -13-: 43) [“Mutmâin olmak, kal̃ben tatmîn olmak”: Sükûnete kavuşmak, huzûr bulmak, yatışmak, emîn olmak… “Zikrullâh”: Yüce Hâlik̆’i, eserleriyle tefekkür etmek, O’nu haşyet ve sevgiyle anarak kalbinden O’na bir yol açmak, O’nu gönlünde hissetmek… Derûniyât…]
Sabataî seciyesini anlamak için dikkate şâyân bir misâl̃: Enis Tahsin Til’in, arkadaşı Yalman hakkındaki makâlesi
17 Temmuz 1957 târihi, Ahmet Emin Yalman’ın (Selânik, Sarı Hatîb Mah., 14.5.1888 – İstanbul, 19.12.1972, Feriköy Mez.) gazetecilik........
