Payitahtın karanlık yüzü
Kadîm Galata bölgesini her ne kadar en son ziyaret edenlerden olsak da, bizden önce buraları adım adım, sokak sokak gezen nice seyyah, edebiyatçı, yazar ve şair gözlemlerini aktarmış. Bunlardan Amerikalı fizik profesörü John Freely (26 Haziran 1926 - 20 Nisan 2017) ve 1959 doğumlu çevirmen-yazar oğlu Brendan Freely’den de bahsederek biraz daha farklı düşünce, bilgi ve detaya yer verelim...
447 yılında yazılmış “Notitia urbus Constantinopolitanae” adlı eserde Konstantinapol’ün, aynı Eski Roma gibi, 14 bölgeye ayrıldığı belirtilir. Bu bölgelerin 13’ü Theodosius Surları (Doğu Roma İmparatoru II. Theodosius’un 24 kilometre uzunluğunda, 244 kulesi ve 61 kapısı bulunan surları bugünkü sınırlarına getirmesinden dolayı “Theodosius Surları” olarak anılıyor.) içinde, 1 tanesi ise Haliç’in karşı kıyısında (Galata) bulunur. (bazı kaynaklarda 3 bin 569 metre uzunluğundaki Galata Surları’nın İskele, Kürekçi, Azap, Kasım Paşa, Kule, Tophane, Debbağhane, Kurşunlu Mahzen, Karaköy, Balık Kapısı gibi kapılarından bahsedilse de birkaç kalıntı hariç hiçbiri günümüze ulaşamamış.)
İstanbul hakkındaki kitaplar hep, Antik zamanda Bizantium, Yunanlılarca Konstantinopolis diye bilinen, Türklerin 1453’teki fethine kadar Bizans İmparatorluğu’nun başkentliğini yapmış tarihî Yarımada üzerine odaklanır.
Fakat John Freely ve Brendan Freely tarafından yazılan, Yelda Türedi tarafından Türkçeye çevrilen ve Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanan “Galata, Pera, Beyoğlu: Bir Biyografi”, isimli kitap, Konstantinopolis yarımadasının karşısındaki Beyoğlu bölgesine yoğunlaşıyor. Bölgenin gelişimini ve sosyal tarihini, Haliç’teki ilk yerleşimlerden Beyoğlu ve çevresindeki son yerleşimlere kadar sadece mimarîsiyle değil; katillerinden mafyasına, meyhânesinden bitirimhânesine, kumarhânesinden kerhânesine, fahişelerinden bankerlerine, diplomatlarından sosyetesine kadar bütün sakinlerini de mercek altına alıyor. Hem sokakların, hem de burada yaşayanların biyografik seceresini en ince ayrıntısına kadar ortaya koyuyor. Yüzyıllardır farklı kültürleri-kimlikleri kucaklayan, hergün biraz daha değişip dönüşen caddelerin, mahallelerin, hanların, geçitlerin geçmişten günümüze sırlarını paylaşıyor.
HALİÇ’İN ÖTESİ, KARŞI KIYISI: PERA
Galata isminin nereden geldiği hakkında değişik rivayetlerden bahsedilmekle birlikte, Yunancada “öte, ilerisi” anlamını taşıyan Pera, Haliç’in ötesi, karşı kıyısı anlamında kullanılmış.
15’nci yüzyılda Galata’yı ziyaret eden İspanyol Duy Gonzalez, “Cenevizliler şehirlerine Pera diyor, ama Rumlar ise Galata diyor” notunu düşerken; 17’nci yüzyıl gezgini Evliya Çelebi, Seyahatnâme’sinde, Galata bölgesinde 18 Müslüman, 70 Rum, 3 Frenk, 1 Yahudi ve 2 Ermeni mahallesi bulunduğundan bahsetmiş.
“Galata kavminin birincisi gemicilerdir, ikincisi tacirlerdir, üçüncüsü çeşit çeşit sanat erbabıdır, dördüncüsü kalafatçı marangozlardır” diyen Evliya Çelebi, “Halkı Cezayir elbisesi giyer, zira çoğu azeptir... Rum taifesi meyhanecidir. Ermenileri pastırmacı ustalarıdır. Yahudileri muhabbet pazarında aracıdır. Yahudi çocukları ulefeciyandır. Bunlardan ayıplanmış hîzân olmazdır” diyerek milletlerin mesleklerine dair bilgileri aktarmış.
Şimdi nüfusu baskın şekilde Türktür, sayıca çok azalmış Yunan, Ermeni, Yahudi ve Levantenlerle birlikte ender sayıda Ceneviz kökenli aileler mevcuttur.
Genel tarihî girişle başlanan eserde, “İlk günlerinden bu yana Pera’nın Haliç’in karşı kıyısındaki şehirden farklı bir karakteri ve kimliği olmuştur. Bizanslılar, Katolik Peralıları, frangofouromeni yani ‘batılı giysiler giyenler’ şeklinde tanımlarken, Osmanlılar kâfir diyerek hakir görmüştür” saptaması yapılmış.
“Beyoğlu, şimdi nüfusu yoğun şekilde Türklerden meydana gelse de pek çok farklı inançtan ibadethânelere sahiptir; Yunan Ortodoks, Yunan Katolik, Ermeni Gregoryen, Ermeni Katolik, Suriye Ortodoks, Keldani Katolik, Rus Ortodoks, Roma Katolik, Anglikan ve Türk Ortodoks diye bilinen muhalif mezhebin kiliseleri; Sefarad, Aşkenaz ve Karayit Yahudilerinin sinagogları, Osmanlı Türklerinin camileri, medreseleri ve eski bir Mevlevî tarikatı bir arada bulunur. Tarihî eserlerin en eskisi camiye dönüştürülmüş Ortaçağ Ceneviz kiliseleri, hamamları, çeşmeleri kapsamaktadır” ifadeleri ile bölgenin topoğrafik, demografik yapısı ve değişimine dikkat çekilmiş.
“Konstantinopolis ve İstanbul halklarının Pera’ya yönelik bütün şüphe ve küçümsemelerine rağmen, burası onlara Batı’ya açılan bir pencere sunmuştur. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Pera ayrıcalıklı konumunu kaybetmiş, karakter ve kimliğine sık sık kasti saldırılar yaşamıştır. Büyükelçilikler Ankara’ya taşınmış, Türkçe Fransızcanın yerini almış, sokakların, işyerlerinin ve kurumların isimleri değiştirilmiş, Hıristiyan ve Yahudi nüfusun büyük kısmı ya kendi istekleriyle ayrılmış, ya da ayrılmaları için gözdağı verilmiştir” denilerek olaylara abartılı bir dille dikkat çekilse de, işin aslı başka.
YUNAN İSYANI İLE BAŞLAYAN ELİM OLAYLAR SİLESİ...
Bu bağlamda konuya köşeli bir parantez açmakta fayda var...
[Sultan 2. Beyazid ve Kanûnî Sultan Süleyman dönemlerinde gerçekleştirilen fetihler sonucu Rodos ve diğer Ege Adaları’nın yanında 1669’da Girit’in alınmasıyla birlikte Yunanlılar tamamen Osmanlı Devleti yönetimine girer.
Tâ ki 1814’te Odessa’da kurulan “Filiki Eterya”nın (Dostluk Cemiyeti) ayaklanma faaliyetlerinin fitilini ateşlemesine, Rusya Çarı I. Aleksandr’ın Yunan asıllı yaveri Aleksandr İpsilanti’nin 1820’de Osmanlı’ya bağlı Eflak ve Boğdan’da ayaklanmasına, arkasından da Yunanlıların Osmanlı Devleti’ne karşı 1821’de Mora’da başlattıkları kanlı isyanlara kadar...
1821’de Mora İsyanı sırasında, Navarin’de yaşayan 20 binden fazla yaşlı, erkek, kadın, çocuk Türkün kimisi Yunan çeteleri tarafından, kimisi de Rum komşuları tarafından insanlık tarihinin en vahşi soykırımına tabi tutularak barbarca katledilir.
Yunanlıların Mora Türklerine karşı uyguladığı zulüm ve dalga dalga yayılan isyanlar iç savaşları tetikler. “Kutsal İttifak” çatısı altında birleşen “bâtıl”ı devletler Mora’da başlayan isyanı daha da körükleyerek, Yunanlılara büyük destek verir.
1821’de Yunan isyan ve kanlı olaylarının tüm yarımadaya yayılmasıyla, “Rum Milletinin Başı” konumundaki Ekümenik Patrik V. Gregorios, Eflak ve Mora isyanlarıyla ilişiği olduğunun tespiti sonrası Sultan 2. Mahmud tarafından Fener Rum Patrikhanesi’nin orta kapısında idam edilir. (Bu olaydan sonra orta kapı, “Patrik ile eşit düzeyde bir din ya da devlet adamı aynı yerde asılıncaya kadar orta kapı açılmayacaktır” diye yemin edilerek kullanıma kapatılır ve “Kin Kapısı” olarak anılmaya başlanır.)
“NAVARİN BASKINI”NINDA AĞIR KAYIPLAR VERİLDİ
Osmanlı’nın tebaası olarak genelde bütün coğrafyada, özelde İstanbul’un Samatya, Kariye, Balat, Fener, Galata, Pera, Tatavla (Kurtuluş), Yeniköy, Arnavutköy, Kuzguncuk, Büyükada, Heybeliada, Burgazada gibi semtlerinde huzur içinde yaşayan Rum, Yahudi, Ermeni (millet-i sâdıka) vs. asıllı azınlıklar bu gelişmeler üzerine dolaylı ve dolaysız etkilenir... Asırlardır kanun önünde eşit, can, mal ve namus dokunulmazlığı güvencede, barış ve huzur içinde yaşayan Osmanlı tebaası, Yunanlıların yaktığı isyan ateşi ve kanlı olaylar sonucu provokatif hadiselerle karşı........
