Medine’nin tebessüm çarşısı
Dünyanın uğultusundan geçip şehirlerin suretinde durduğumuzda fark ediyoruz; her şehir tarihiyle içkin. İstanbul akışın bütün bir çeşitliliğini anlatırken iyinin ve güzelin daimi direnişi. Bosna, Srebrenista’nın hüznünü taşısa da dört yüz yıl boyunca bağrında saklandığı Osmanlı’yı yansıtan bir yağmur güzeli. Kudüs mahzun ve soylu. Mekke, Celâlin yankısı olan bir azamet üzerine, vakur. Peki Medine? Hüznünü tebessümünde taşıyan son kâinat güneşinin “güneşi sağ elime, ayı da sol elime koyacak olsalar yine de ondan vazgeçmem” dediği ezelî ve ebedî davaya kucak açan şehir. Bu hamlesiyle fısk ve fücur manasını taşıyan isminden kurtuluyor, aydınlığa kavuşuyor; Yesrib’den Medine-i Münevvere’ye intikal ediyor. Demek eylemler kaderin tecelli ettiği isimleri değiştirecek bir kudret taşıyor.
Kâbe’nin eteklerine kalbimi ilk bıraktığımda çocuktum. Babamın düğün hediyesi idi, bir hac mevsimiydi; Hacc-ı Ekber senesi. Bu ilk ziyaretimin Medine’ye geçiş faslında, Mekke’de arındırılan benliğimin ince bir kâğıt hassasiyetine kavuşacağını hissettim. Öyle de oldu; peygamberimizi örten şehir ruhumu damıttı, ona şeffaf bir hassasiyet kazandırdı. Şehri ikinci görüşüm ilk göz ağrımın, ilk evladımın altıncı yaşına tekabül eden bir umre ziyaretiydi. Daha yüksek bir bilinçti. Medine-i Münevvere’nin incisi Mescid-i Nebî’ye âşık olarak döndüm yurduma, döndüğümde de aylarca yaşadım orada. Yirmi yıllık bir hasret aralığından sonra Mevlâ’nın takdir ve muradıyla yeniden, olgunluk çağımda bambaşka bir farkındalık ve hissiyatla gittim nurla yıkanmış kutlu beldelerin ilkine, ilk âşık olduğum yere. Dönemler, ülkeler, insanlar, motifler, bir sürü şey değişse de Medine’de hiç bozulmadan o mana, “duruyordu yerli yerinde”. Zaman donmuştu,........
