Gül sirkesi ve Alinazik
Toprağın sırrını vermediği, kemeye niyetlenip Alinazik'e talim ettiğimiz bir geceydi.
Şehrin göğüne uzanan o eski restoranın en üst katında, Boğaziçi'nin ağırbaşlı suları bir yanda, asırların yorgun bekçisi Galata diğer yandaydı.
Benim önümde sek değil, suyu kararında inceltilmiş, ağzına kadar buzla dolu bir kadeh sirke duruyordu. Ata mayasıyla uyandırılmış, böğürtlenin o kekremsi inadı ve gül yapraklarının genzi yakan ağırbaşlı ferahlığı. Onun önünde ise beklediğimiz o tabağın uzağına düşen bir Alinazik.
Sessizdi. Gümüş çatalı porselenin soğuk yüzeyine bırakmadan evvel, başparmağıyla sapındaki görünmez bir lekeyi usulca sildi. Sonra o kesin hükmünü verdi: "Patlıcanında o isli inilti yok, yoğurdu yavan; maydanozu ve taze soğanı… bilhassa taze soğanı fazla bunun."
Birbirimizin yaralarına dokunmamayı zımnen kabul etmiştik. Boğaz'ın o sağır edici karanlığına dalıp gittik. Yarıya kadar açık camdan ince bir yağmur kokusu süzülüyordu; gözler uzaklardaki sularda aklındakini ararken, balkonun tentesi usul usul kapanıyordu. Suyun o zifiri boşluğundan sıyrılıp içeri doğru sessizce süzülen yarasalar göründü birden. Saatin o dipsiz uçuruma çoktan devrildiğinin farkına o kanat çırpışlarından vardık.
Dalgınlıkla masanın üzerindeki o ağır, sırça sirke şişesine uzandı.
Şişe ellerinin arasında ansızın, tok bir çatırtıyla parçalandı.
Keskin bir gül kokusu Boğaz'ın serinliğine karıştı. Kırmızı tortu, beyaz örtünün üzerinde usulca yayıldı.
O gece şef garsonun o ağırbaşlı nezaketi ziyadesiyle suistimal edildi. Masada ne bir kül tablası döküldü ne de bir ses yükseldi; sadece ileride kurulabilecek kalpler yerine, sırça bir şişe kırılmıştı.........
