Suriye yazıları 4 Sednaya’dan Yermuk Kampı’na
Öğlenin kavurucu güneşi altında, savaşın küllerine gömülmüş bir kampın sessizliğinde yürüyordum. Beton duvarlar suskun, sokaklar yorgundu. Yermuk Kampı. Acının izlerini taşıyan taşlarla örülü bir labirent. Orada, harabeye dönmüş bir evde tanıştım onunla. Ahmet Mustafa.
Ahmet Mustafa, Filistinli bir ailenin Suriye’ye sığınan üçüncü kuşak evladıydı. Doğarken bile yersizliğin kalın kitabına yazılmıştı ismi. Ne bir anavatanı vardı, ne de gerçek bir limanı.
Sednaya’dan yeni çıkmıştı. Altı yıl… Ne mahkeme, ne suçlama. Zifiri bir dehlizde mühürlü yaşam. Çığlıkların duvarları aşamadığı, acının taşa kazındığı cehennemden gelmişti. Sednaya. İnsanlık onurunun ayaklar altına alındığı yer.
Ahmet, 6 yıl boyunca hiç güneş görmemişti. Zifiri karanlık bir hücrede tutulmuştu. Gördüğü sadece taş duvarlar, duyduğu ise işkence çığlıklarıydı. Tekrar tekrar okuyun. 6 yıl Sednaya cehenneminde, karanlıkta, sessizlikte, acının yankısında yaşadı.
Ziyaret ettiğim ev, sadece çatısı olan bir harabe değildi; duvarlarında çaresizlik, mutfağında açlık, penceresinde umutsuzluk vardı. Ama asıl yıkım içerideydi. Ahmet’in gözlerindeydi. Kalbine çöreklenmiş bir matem gibi susuyordu. Dili değil, gözleri anlatıyordu.
Ammar kardeşimle birlikteydik. O tercüme........
