Ruşen Çakır, Kemal Can ve Kadri Gürsel ile Haftaya Bakış’ta izleyicilerin sorularını yanıtladı (227): Meclis’te kavga, Fatih Altaylı-Kılıçdaroğlu polemiği, Medyascope’un 9. yılı
Son güncelleme: 16 Mart 2026 -
Ruşen Çakır, Kemal Can ve Kadri Gürsel ile Haftaya Bakış’ta izleyicilerin sorularını yanıtladı (227): Meclis’te kavga, Fatih Altaylı-Kılıçdaroğlu polemiği, Medyascope’un 9. yılı
Tercih edilen kaynak olarak ekle
Ruşen Çakır, Kemal Can ve Kadri Gürsel Haftaya Bakış’ın bu haftaki bölümünde Can Atalay için olağanüstü toplanan TBMM’de AKP’lilerin TİP Milletvekili Ahmet Şık’a saldırmasını, gazeteci Fatih Altaylı ile eski CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu arasında yaşanan polemiği ve 9 yıldır Medyascope’un Türkiye’de basın özgürlüğü için ne faydalar sağladığını konuştu.
Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”la karşınızdayız. Kemal Can ve Kadri Gürsel’le bu hafta, daha çok sizlerden gelecek soru ve yorumları değerlendireceğiz. Dün Medyascope 9. yılını doldurdu, biraz Medyascope’u konuşalım istiyorum. Arkadaşlar, merhaba. Kadri, Medyascope’un ilk yayınını 15 Ağustos 2015’te, sen ve Levent Gültekin’le, benim Habertürk’teki odamda, “Açık Oturum”la yapmıştık biliyorsun.
Ruşen Çakır: O zamandan bu zamâna bayağı yol kat ettik. Önce Sanayi Mahallesi’ndeki stüdyoda başladık. Merhum Manuel Çıtak’ın yeriydi. Daha sonra Maslak’a geldik. Sen baştan îtibâren vardın, Kemal de ilk “Açık Oturum”da olmasa da Medyascope’u sırtlayanlardansınız. Sağ olun. Önce kısaca giriş yapalım, biraz gazetecilik konuşalım diyordum, ama bizim gazeteci milletvekili arkadaşımız yine bugün gündem oldu, onu ve Meclis’i konuşmamız lâzım. Başka şeyleri de konuşmamız lâzım. İzleyicilerden gelen sorular da gördüğüm kadarıyla daha çok siyâsî. Geçen bu 9 yıl için ne diyorsun Kadri? Nasıl geçti? Sen bu 9 yılda çok şeyler yaşadın değil mi? Gittin, geldin.
Kadri Gürsel: Evet. Son 9 yıl bizim için de Türkiye için de çok zor geçti. Önümüzde daha da zor yıllar olduğunu düşünüyorum; umarım yanılıyorumdur. O ilk yayın gününü hatırlıyorum. Habertürk’teki o geniş odanda, masanın üzerinde kalın kitaplar destek yapılarak yükseltilmiş bir iPad kamerasıyla yapılan yayın. Rejide Semih Sakallı vardı, değil mi?
Kadri Gürsel: Orada 3 kişi bir yayın yaptık. Periscope üzerinden yapmıştık o zaman o yayını. Bence içerik olarak da çok kaliteli bir yayındı. Kendi adıma pay çıkarmak açısından söylemiyorum bunu. Genel olarak kaliteli bir yayındı. Daha sonra bu kalite hep artarak devam etti. Teknik altyapı gelişti. Sen ve arkadaşlarının gazeteci olarak kalma ve gazeteciliği sürdürme ısrârı ve kararlılığını bu şekilde bir teknik altyapıyla da desteklemiş oldunuz. Bugün Maslak’taki stüdyolarda da gayet gelişmiş bir teknik altyapı ve profesyonel bir yatırım görüyorum, Türkiye’de ana akım medyanın ortadan kaldırıldığı, medyanın televizyona indirgendiği, güdümlü internet sitelerine indirgendiği bu dönemde. Çünkü iktidar medyası dediğimiz zaman sâdece televizyon yok bunun içinde. İnternet siteleri, gazeteler, bütün bir medya endüstrisine de el koydu iktidar. Kalanda yer bulmaya yetinmek doğru değil, yeni bir yer açmak lâzımdı. Aslında sen tam da bunu yaptın; yeni bir yer açtın. Kartacalı Komutan Hannibal’in, “Ya bir yol bulacağız ya bir yol açacağız” dediği gibi, sen de bir yol açtın ve o yolda 9 yıldır devam ediyorsun. Bu yolda da aslında 9 yıl yeterince uzun bir süre. Hem bizler açısından hem de izleyici ve okur açısından yeterince uzun bir süre.
2015 şartlarının Türkiye’sinde, “Eğer siz bana yazdırmazsanız, siz bana kürsü vermezsiniz, ben kendi kürsümü kurarım. Ben oradan yine de konuşurum, haber de izlerim, olay da izlerim, konuk da ağırlarım, soru da sorarım” diyerek Periscope’ta yayına başladın. İki kötüyü karşılaştırmak gerekirse; o zamanki Türkiye, medya özgürlüğü açısından bugünkü Türkiye’den daha az kötüydü. 2015 Türkiye’sini bugün bana verseler, çalışma koşulları olarak ben 2015 Türkiye’sine dönmeyi isterim açıkçası. Tabiî “Hangisini tercih edersiniz?” sorusu farazî bir soru. Türkiye çok daha kötüye doğru giderken, bir darbe girişimi ve bu darbe girişimini fırsat olarak kullanan, bunu fırsata çeviren ve bu fırsatı da anayasal bir otoriter rejim inşâ etmek için kullanan, bunu yaparken de gazetecileri içeri dolduran, hapse atan, ana akım medyanın son büyük parçasına satın alma görünümünde el koyan, mutlakçı bir siyâsî irâdeyle karşı karşıyayken, onunla, gazetecilik yaparak mücâdele etmeyi, bu zor yolu seçmiş oldun.
Bir gazeteci açısından gazetecilik yapmak zâten demokrasiyi savunmaktır. Basın özgürlüğünü, temel hak ve hürriyetleri, okurun hakkını savunmaktır. Ben buradan sözü, okura ve izleyiciye getiriyorum. Okur ve izleyicinin de bunca yaşanan belâdan ve atlatılan bâdireden sonra artık yüksek bir şuura ulaşmış olması gerektiğini savunuyorum. Olmayabilir, ama en azından Medyascope’u ayakta tutacak kadar yüksek bir şuura sâhip olması gerektiğini düşünüyorum. Okur, Medyascope’u kendisine havadan indirilmiş, zembille bahşedilmiş bir nîmet olarak görmemeli. Türkiye’de bir demokrasi kurulacaksa, bunun ön şartının bağımsız gazetecilik ve basın özgürlüğünden geçtiğini, bağımsız gazetecilerin ancak özgürlük alanını genişleteceğini ve bu alanda da bağımlı olabilecekleri yegâne gücün de izleyicileri ve okurlarının olması gerektiğini bilmelerini arzu ediyorum. Kendilerinin ne kadar büyük bir güce sâhip olduklarını anlasınlar artık. Medyascope’a yön veren, onu ayakta tutan, aslında izleyici ve okur olmalıdır. Bunu da Patreon ve YouTube üzerinden yardımlarıyla yapabilir. Patreon’u hâlâ kullanıyorsunuz sanıyorum. Eskisi kadar anons yapmıyorsun, ama kullanıyorsunuz. Artık yayıncılık YouTube’un sunduğu iş modeline evrildi; pratik olarak bu yönde gelişti. Birkaç yıl önce iş modeli tartışmaları yapıyorduk. Artık iş modeli kendiliğinden ortaya çıktı. Bireysel YouTube yayıncıları, Youtuber’lara dönüştü. Gazeteciliği YouTube üzerinden kurumsal bir çizgide devam ettirmekte kararlı olanlar da YouTube üzerinden gazetecilik yapıyorlar. Bu iki ayrım önemli benim açımdan.
Ruşen Çakır: İzleyicilerimize hatırlatayım: Benim ve Medyascope’un, YouTube sayfalarında chat bölümünden sorularınızı, yorumlarınızı, eleştirilerinizi dile getirebilirsiniz. İzleyicilerimizden Zafer Kazan, “Meclis’te kan aktı. Siz Medyascope’un kuruluşunu kutluyorsunuz. Gerçekten inanılmaz” yorumunu yapmış. Asıl inanılmaz olan, bu tür yaklaşımlar gerçekten. Tabiî ki konuşacağız. Zâten sosyal medyada da ben bu konuda söyleyeceğimi söyledim. Başta da değindik zâten, birazdan konuşacağız bunu. Bu tür yorumlar da insanı hakîkaten üzüyor. Dokuz yıldır bir şey yapıyoruz. Elbette yanlışlarımız da oluyor. Ama bâzı şeyleri doğru değerlendirmekte yarar var. Kadri, sözünü bitirmediysen tamamla. Bittiyse Kemal’le devam edelim.
Kadri Gürsel: Bir iki cümle ile bitirmek istiyorum. İzleyicilerin ve okurların, Medyascope’u suçlamak yerine, Medyascope’a destek vermelerini isterim. Bağımsız gazetecilerin çaba ve emekleriyle, büyük fedâkârlıklarıyla ayakta duran Medyacope gibi bağımsız medya mecrâları, ancak okur ve izleyicinin desteğiyle gelişir ve ayakta durabilir. Yoksa lüks bir ilişki oluyor bu. Bu ilişkinin mâliyetine hiç katlanmazsanız, bedâvacılık yaparsanız, sonunda eleştirme hakkınız da olmaz. Bunu söylemek istiyorum. Eleştirme hakkına sâhip olmanız için öncelikle bağımsız medyayı desteklemeniz lâzım. Değerini de artık anladığınızı düşünüyorum.
Ruşen Çakır: Tam da şu anda Doğan Bey ve Ruken Hanım katkıda bulundular. Kemal İstim de 20 Medyascope üyeliği hediye etti. Böyle bir şey var biliyorsunuz: YouTube’da “katıl” butonundan üye olunabiliyor, destek verilebiliyor. Üyelik hediye edebiliyorsunuz. Kemal Bey de bunu yaptı. Kemal Bey’den Kemal Can’a geçelim. Kemal, sen ilk “Açık Oturum”da yoktun, ama ondan sonra başından îtibâren vardın. Şunu çok iyi hatırlıyorum. Bu olaya giriştiğimiz zaman, birçok meslektaşıma, “Gelin burada birlikte bir şeyler yapalım” diye çağrı yaptım. Birçoğu inanmadı. Siz de biliyorsunuzdur. Hâlâ o konvansiyonel medyanın sınırları içinde düşünüyorlardı. Çok anlamadılar, anlam da veremediler. Ama sonra büyük bir kısmı, özellikle YouTube olayından sonra bu olaya balıklama atladılar. Ama sizler, ilk inananlar ve bizim yanımızda duranlardansınız. Kemal, ne diyorsun? Nasıl bir 9 yıl geçti?
Kemal Can: Yayıncılık işine âşina olanlar 9 sene gibi bir zamanda bir şeyi var etmenin, sürdürmenin, üstelik sürdürürken biraz daha ilerleyerek, biraz daha iyileştirerek, sürükleyerek değil de büyüterek sürdürmenin ne kadar zahmetli, ne kadar zor bir şey olduğunu ve bu açıdan bakıldığında bu sürenin ne kadar uzun olduğunu idrak edebilirler. Üstelik bu 9 yıl, kuruluş sürecini de önden alırsan, Türkiye’nin yaşadığı 10 yıl, herhangi bir 10 yıl gibi değil. Bu 10 yıl içerisinde bu 9 yılı sürdürebilmek daha da zahmetliydi. Medyascope bunu becerdi. Bunu becerirken, sâdece bağımsız ve belirli bir kalite çıtasının altına düşmeden bir yayın faaliyeti sürdürmekten daha fazlasını da yaptı: Küçük çapta bir okul işlevi gördü. Medyascope’ta pek çok genç yetişti. Bugün başka mecrâlarda görüyoruz onları. Ama ilk kez Medyascope’ta görmüşlerdi. Buradan yetişip, çeşitli yerlere gittiler. Çok uzun süre meslekten uzak kalmış insanları burada tekrar karşılarında gördüler. Mesleklerini yaparken, tekrar onlarla buluşabildiler. Pek çok yorumcuyu, bildik, ana akımda hattâ sonradan ana akıma fena biçimde benzeyen ve kendisine “muhâlif medya” diyen televizyonlardaki genelgeçer yorumların dışında, biraz daha derinlemesine düşünen, bu düşündüklerini paylaşan insanlarla tanıştılar. Onların yorumlarını dinlediler. Onlarla tanıştılar. Onlar burada tanınıp, bilindikleri için tekrar başka mecrâlarda onların görüşlerinden…
Ruşen Çakır: Tam bunu söyleyecektim Kemal. Bugün genç bir akademisyenle kayıt yaptım, program yarın yayınlanacak. Çok parlak bir genç, Boğaziçi Üniversitesi’nden, ekonomist. Bayağı hazırlandı. Çok heyecanlıydı. Yayın kayıt olduğu için daha rahat yaptık. Ekrana ilk kez çıkıyordu. Ona, “Sen hiç merak etme. Biz böyle çok kişiyi ekranla tanıştırdık” dedim. Biliyorsunuz, birçok akademisyen, yurtdışında yaşayanlar Medyascope’ta ekrana çıktı. Ana akım medyadan insanlar, sürekli bizden Ali’nin, Ayşe’nin telefonunu ya da e-mail’ini istiyorlar. Mesela Arif Keskin’i biliyorsunuzdur, kendisi İran uzmanı. Arif Bey hep bizde çıkardı. Şimdi İran krizi çıkınca hemen atladılar. Ama o ana akımda nasıl yapıyorlar? Biz Arif Keskin’le ya da İran’ı bilen başka başka birisiyle teke tek konuşuyoruz İran’ı. Ama o diğer tarafa gittiğinde, yanında 4 konuk daha var. Bunların hepsi İran’ı bilmiyor, ama İran’ı belki de ondan daha çok biliyor gibi konuşuyorlar.
Kemal Can: Evet, bir de sopaları var.
Ruşen Çakır: Evet, evet.
Kemal Can: Altı saat program, 8 tâne başlık ve birbiriyle alâkası olmayan 6 tâne konukla, her konuda konuşulan programlar yapıyorlar. O yorumcuların bir kısmına yazık oluyor orada. Belki senin de bunda bir günâhın var. Oralara atıyorsun bu insanları, onların radarlarına sokuyorsun. Medyascope’un böyle bir işlevi oldu. Kendi yaptığı yayın kadar, diğer yayın mecrâları üzerinde de hem okul işlevi görerek hem başka düşünme biçimlerine alışkanlık ya da kulak kabartma refleksi geliştirmek gibi bir işlevi oldu. Tabiî ki eksik gedikleri oldu. Hem habercilik yapmak, hem bu sıkıntılı dönemde ayakta kalmak, hem de belirli bir popülariteyi gözetmek gibi birkaç şeyi bir arada yapmaya çalıştı. Burada yüzüne söylediğim için söylemiyorum ama, senin, bende pek olmayan bu organik gazetecilik ısrârın, Medyascope’un önemli sürükleyicilerinden biri oldu. O yüzden seni de Medyascope’un 9. yılı vesîlesiyle kutlamış olayım.
Dediğim gibi, Medyascope, kritik bir zamanda, bu dijital yayıncılığın emekleme çağında, herkesin henüz şüpheyle baktığı, nasıl yapılacağına ilişkin kafasının karışık olduğu bir dönemde ortaya çıktı. O karışıklık hâlâ devam ediyor, İnsanların bununla ilgili düşünceleri farklı olabilir; ama kendi üslûbunu, bir çizgiyi, bir çeşitliliği gözeterek yürümeye çalıştı. Bu kolay bir şey değildi. Bence 9 yılı tamamlamış olmak, 10. yaşına basıyor olmak ve bu tür vasıfları hâiz bir yapı oluşturmak, sana da, kuruma da bir yükümlülük. Çünkü bundan sonra o çıtanın altına inemeyeceksiniz. Çoğu zaman, bir dönem popüler olmuş birtakım dijital mecrâlar görüyoruz. Bir yerin amigoluğuna yaslanıp rahat rahat devam eden çizgiler görüyoruz. Ama burada bu çizgiyi bozmadan ve daha iyiyi yaratmaya çalışarak devam etmek daha zahmetli bir uğraş olacak.
Burada Kadri’nin söylediğine geliyoruz. Evet, bizler destek verebiliriz, senin inadın devam eder, genç arkadaşların, burada çalışan ekibin gayreti ve özverisi sürer. Ama bunlardan çok daha önemli olan, izleyicinin desteği. İzleyicinin ticârî medyayla, eski ana akımla, Kadri’nin özlediği zamanların ana akımı da dâhil olmak üzere, al-verli bir müşteri ilişkisi kurup, verilenin kalitesiyle yetinen, ama verilenin derinliğiyle fazla ilgisi olmayan bir bakış açısından çıkması gerekiyor. Yani, interaktivitenin iki taraflı işlediği, “Biz de sizin yayınlarınıza katılalım. Bizim de orada görüşlerimiz yer alsın. Gazeteci cesur olsun. Gazeteci bunu da dile getirsin” lâflarının içerisinde, haber alma hakkının ve basın özgürlüğünün, sâdece gazetecilerle ilgili bir mesele olmadığının, özgür habercilik hakkının sâdece gazetecilere sağlanmış bir hak değil, tam tersine, okuyucunun ve izleyicilerin savunması ve desteklemesi gereken bir hak olduğunun bilincinde davranmaları gerekiyor.
Aynı şekilde, basın özgürlüğünün, fikir ve ifâde özgürlüğünün de gazetecilerin yükümlülüğü ya da gazetecilerin cesâretine ve fazîletine veya özel liyâkatlarına bağlı bir konu olmadığını söylemek gerekiyor. Sonuçta onların işlerini yapabilecekleri zeminlerin var olmasının, onların bağımsız kalabilmesinin mümkün olmasının yolu, izleyicilerin doğrudan bu kuruluşların varlık sürecine de interaktif olarak katılmaları gerekiyor. Bugünün teknolojisi buna çok fazla imkân tanıyor. Sen biraz önce anlattın. Ben teknik detaylarını çok bilmiyorum, ama envâî çeşit yol var. Bir yayın kuruluşunu desteklemeye niyet ederseniz, yolunu bulmak çok zahmetsiz. Eskisi gibi bâyiye gidip satın almak yerine, abone olmak gibi, işlerin birkaç parmak hareketiyle yapılabildiği bir teknolojide yaşıyoruz. Umarız, destek verenleri, çalışanları, kendi yapısı dışında, izleyicileriyle de büyüyen ve nice yıllar bu çizgisini koruyarak daha da ileriye taşıyacak bir Medyascope var olur. Bunun artık gerekli olduğu, Medyascope’un bulunduğu 10 yılın en önemli çıktılarından biriydi. Herkes bunun lâfını çok etti, ama bunun zahmetine katlanan o kadar çok insan olmadı. Hattâ yapısal bozulma, sâdece iktidârın baskısı ve birtakım hukuksuz uygulamalar ya da ticârî medyanın el değiştirmesiyle sınırlı kalmayan bir zihniyet erozyonuna uğradı. Bu da artık ciddî bir problem olarak önümüzde duruyor.
Eskiden bir “yandaş medya” vardı, bir de “diğer medya” vardı. Şimdi diğer medya da bir başka yandaş medya. Artık genel bir zihniyet bulanıklığından bahsetmek mümkün. O yüzden doğru çizgideki zeminleri desteklemek ve o çizgide kalabilmeleri için onlara katkı vermek çok daha hayâtî önem taşıyor.
Ruşen Çakır: Yavaş yavaş sorulara geçelim. Muharrem Bey, “Sizden yetişen kişiler diğer medyalarda çok başarılı işler yapıyorlar. Ne diyorsunuz?” diye sormuş bana. Bâzen kızıyorum, çünkü bâzen kötü iş yapıyorlar. Burada da kötü yaptıkları zaman kızardım. Medyascope’tan birçok arkadaş gitti ve şimdi farklı mecrâlarda çalışıyorlar. Helâl olsun diyorum.
Bir diğer izleyicimiz; “Kürtçe bülten kalktı. Ne olacak?” diye sormuş. Onun kalkmasının nedeni, yapan arkadaşın ayrılmasıydı. Şimdi yeni bir editör arkadaşımız başladı: Mehmet Tatlı. Kürtçeye çok hâkim. Kürtçe yazılı haberlerle başladık. Günde en aşağı 5-6 tâne içerik giriyoruz. Var olan haberlerin Kürtçeleri. İleride belki tekrar haftalık program yaparız.
Ben bir yandan, sosyal medyada bana saldıran kişileri başımdan defetmekle meşgulüm. Meclis’teki mâlûm konuya gelelim: Can Atalay’ın vekilliğiyle ilgili durumu görüşmek üzere Meclis olağanüstü toplandı. Ahmet Şık kürsüde konuşma yaparken, Alpay Özalan yerinden kalktı, hiç şaşırtmayan bir hareketle, arkadan geldi ve Ahmet Şık’a saldırdı. Ama detaylı izlerseniz görüyorsunuz: O kadar beceriksiz ki, ilk yumruğu Ahmet Şık çakıyor. Kendisine saldırılıyor, ama Ahmet ânında refleks veriyor. Ahmet’i susturmaya çalıştılar. DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Koçyiğit’in kaşı yarılmış, kanları gördünüz. Şu anda ne durumda bilmiyorum, ama bir ihtimal, oturum iptal edilmiş bile olabilir.
Ahmet bir kere daha gündem belirledi. Bu bize birçok şeyi de gösteriyor. Bu arada tekrar sine-i millet sesleri geliyor. “Bu Meclis artık sizi konuşturmuyor. Kana bulandı” gibi. Ne diyorsun Kadri? Bugün Meclis’teki bu olay bizim yayına denk geldi. Can Atalay görüşmesi olacağını biliyorduk. AKP’nin MHP ile berâber hareket edeceğini ve Can’ın hakkını gasp etmeye devam edeceklerini biliyorduk. Ama suratlarına bir şeyler söylenince bu kadar saldırgan bir tavır içerisine girmeleri, işin rengini biraz daha değiştirdi.
Kadri Gürsel: Ahmet Şık’ın söyledikleri ağır olabilir gerçekten. Bana da biri böyle şeyler söylese çok sert tepki gösteririm. Ama burası Meclis ve Meclis’te gösterilecek olan tepkinin bir yolu var. Meclis Başkanlığı bunun tedbirini alır; eğer böyle şeyler söylüyorsa mikrofonu kesilebilir meselâ. Çünkü söylediği şeyler gerçekten ağır. Buna da bir şekilde yine sözlü cevap verilir, o ayrı. Söyledikleri “yanlıştır” demiyorum, “ağır” diyorum. Ağır şeyler söylemiştir. Bu, ayrı mesele.
Ama bir de Meclis’te Alpay Özalan diye bir vaka var. Bu vaka, yani Alpay Özalan, siyâsetçi değil. Kesinlikle değil. Meclis’te, en başından îtibâren, kürsü dokunulmazlığını ortadan kaldırsın, kürsüde muhâlefeti serbestçe konuşmaktan alıkoysun, kürsüye fiziksel olarak, kaba güçle tecâvüz etsin, kürsüde konuşanların hakkına tecâvüz etsin diye özel olarak tâlîmat almış veyâhut bu konuda bir kez başarılı olduktan sonra görevlendirilmiş, bu işleri iyi yapıyor diye önü açılmış, marazî, patolojik bir tiple karşı karşıyayız. Meclis; adı üstünde Fransızca’da “parlemon” kelimesinden, “konuşmak”tan gelir. Konuşulan yerdir. Konuşulan yerde, konuşan ne derse desin –hakaret de edebilir– bunu kaba güçle bastırma hakkı kimsenin elinde değildir. Böyle bir şey yok. Ahmet Şık’ın sözleri size dokunduysa, size ağır geliyorsa, Ahmet Şık’ın oturuma girmesini yasaklarsanız ya da buna benzer disiplin tedbirleri alırsınız, olur biter. Ama Alpay Özalan her zaman olduğu gibi bir saldırıya geçiyor. Alpay Özalan önde, diğerleri onun arkasında ve ortalık karışıyor. Kan akıyor, yumruklar konuşuyor.
Alpay Özalan, burada olmayı hak eden biri değil. Kaslı bir vücuda sâhip olup adam dövme yeteneği dışında hangi hizmeti, hangi kapasitesi, hangi niteliği dolayısıyla oraya konmuş? İki kelimeyi yan yana getirip konuşabilen bir insan değil bir kere. İrticâlen Meclis kürsüsünden konuştursanız adamı, konuşamıyor. Câhil bir adam. Geldiği yerde kitleleri peşinden sürükleyen biri de değil. Trol özellikleri var. AKP’nin trol örgütlenmesinde de belli bir yeri var gördüğüm kadarıyla. Şimdi böyle bir problemi var bu Meclis’in. Bu siyâsî kültür besliyor Alpay Özalan’ı. Orada saldırgan bir işlev görmesine izin veren şey, iktidârın siyâsî kültürü. Dışarıdaki kaba güç, şiddet, insanları konuşturmama, yasaklama eğilimi neyse, Meclis’e polis sokamadıkları için, kürsüye polisle müdâhale edemedikleri için veya konuşanı yaka paça götüremedikleri için, Meclis’te İdâre Âmiri sıfatıyla, kendilerince nispeten uzun boylu, iri yapılı, eski sporcu, güçlü kuvvetli bir adam olsun da bu adamı salalım kürsüde konuşanın üstüne, kavgada ilk yumruğu bu adam atsın. “Baskın basanındır” mantığıyla giden, Türkiye’yi yöneten, yönettiğini sanan o otoriter,........
