İsmail Fatih Ceylan yazdı | Mahir İz: “Bana mes’ele getirin mes’ele”
Mahir İz Hoca, Kadıköy İskele II. Mustafa Camiinin iskeleye Şehremini binasına bakan odasında yanına gelen dostlarıyla sohbet ediyordu. Mahir hoca, her sohbet başlangıcında caminin imam veya müezzin hangisi münasipse çağırırdı.
“Bak evlâdım, buraya bir semaver, 40-50 çay bardağı, çay, şeker ve bir koli bisküvi al. Yalnız bisküvi Ülker olacak.”
Sonra siparişinin parasını peşin verirdi.
Mahir İz hoca, Erenköy Galippaşa, Boğaz’da Arnavutköy, Emirgan, Beykoz, Akbaba, Erenköy Zihnipaşa hepsinde de sohbete bu tertip üzere başlıyordu.
“Çay, bisküvi (ama Ülker olacak).”
İskele II. Mustafa Camii görevli odasında birkaç sohbetten sonra Bağdat Caddesi Erenköy Galippaşa Camii meşrutasının alt katı salonda devam etti. Yandan caddeye pencereler, kapı tarafı cami ve şadırvana bakardı. Sohbetler orada oluyordu. Konular hep içtimai, eksiklikler telâfileri eğitimdeki aksaklıklar gibi meselelerdi.
Bahar ve yaz günleri Arnavutköy Camiinin geniş avlusunda toplanılır sohbet edilirdi. Hoca’nın çay içişi çok tatlıdır, bir yudum çeker, bardağı elinde yarım daire çevirerek:
“Bana mes’ele getirin, mes’ele!” derdi. Mesele demez, mes’ele diye ayırırdı. Sıradan mutat alışılagelmiş soruları değil, cemiyetin derdini, Müslümanların perişan durumunu, eğitimi dile getiren sualler hoşuna giderdi. Onun için ikide bir, “mes’ele getirin mes’ele” derdi. Çaydan yudum çekti, evlâdı gibi gördüğü Mahmut Özakkaş ile göz göze geldi.
“Ne diyorsun Mahmut?”
“Hocam, hep böyle devam edelim.”
Mahir Hoca, “Sevdiğim üç Mahmut’um var” derdi. Bunlar, Mahmud-u Cemal olan Özakkaş, Mahmud-u Kemal olan, Mahmut Kaya Edebiyat Fakültesi Felsefe Profesörü ve Mahmud-u Melal olansa Mahmut Çamdibi Beşiktaş Müftüsü’nün oğlu, Marmara İlahiyatta profosör.
Mahmut Özakkaş, Kayseri İmam Hatip Okulu mezunuydu. Üniversite yıllarında Çapa’daki yurtta Abdullah Sarımermer, Latif Başkal, Recep Hayrı Eren, Muammer Peker, Ali Gengeç ile 9 numaralı odada kalır, sık sık Mahiz İz’in yanına gider, arkadaşlarını da götürürdü.
Mahmut Özakkaş, sohbetlerde Mahir İz’in gülü idi. Nükteler, çaylar, arada sinirlenme, celallenmeler hep sohbetin tatlı yanlarıydı.
O yıllarda Yüksek İslam Enstitüleri Federasyonu kuruldu ve ilk başkan Mahmut Özakkaş oldu. Daha sonra kendi şehri Kayseri’ye gitti. İmam Hatip Okulu baş muavini oldu. Bir süre sonra Haseki Eğitim Merkezi müdürü görevini üstlendi.
Mahmut Özkkaş, Mahir İz ile nasıl tanıştığını şöyle anlatıyordu:
“Yüksek İslam Enstitüsü Fındıklı’da bir ilkokulun üst katında Mahir Hoca tasavvuf, irşat ve hitabet dersini veriyordu. Bir-iki dersten sonra koridorda kendisine yaklaştım:
“Hocam, sizden ders alabilir miyim?”
“Hayırdır evlâdım, ne dersi düşünüyorsun?”
“Hocam, siz ne dersi verirseniz, dileğim sizden ders almaktır, dersin adı yok.”
Mahir İz, daha sonra bu tanışmayı sohbete katılanlara anlattı:
“Mahmut oğlum böyle bir talepte bulununca birden yıllar öncesini hatırladım. Ben de Millet Meclisi’nde Mehmet Akif Ersoy Bey’i bir-iki gördükten sonra yaklaştım ve aynı dilekte bulundum. Akif Bey, ‘Hayırdır, ne dersi?’ dediğinde de, ‘Siz ne dersi verirseniz onu’ demiştim. O aklıma geldi. Mahmut’a da tabii cevabı verdim, artık Mahmut oldu Mahmud’um.”
Mahir İz, o dönemde herkesin hocasıdır. Dönemin ünlü şahsiyetleri, milletvekilleri, yazarları, tasaavuf ehilleri sohbetlerinin müdavimidir. Müslümanların izzeti üzerine verdiği sohbetler ilgiyle dinlenmektedir. Sohbetine katılanlar arasında, o yıllarda İstanbul İmam Hatip Okulu’nda öğrenci olan Recep Tayyip Erdoğan da vardır. Okuldaki öğretmenleri Prof. Dr. Osman Öztürk, seçme öğrencilerini Mahir İz sohbetlerine getiriyordu.
Mahir İz, aslında 59 yıl öğretmenlik yapmış bir öğretmendi.
“Talebe, evlattan evlâdır.” diyerek öğrencilerini kendi çocuklarından daha öncelikli tutmuş biriydi.
Kıyamet günü Rabb’im bana, “Kulum, tekrar dünya hayatına geri dönecek olsan ne olmayı isterdin?” diye sorsa, “Öğretmen olmak isterdim ya Rabbî!” diyordu.
Öğrencileri ile sadece sınıfta birlikte olmakla yetinmeyen, okul haricinde de öğrencilerine evini, gönlünü açan bir öğretmendi.
Yazın Emirgân’da, kışın Erenköy’de yaptığı sohbetlerle bir türlü doyamadığı öğrencilerine sohbet meclislerinde daha fazla ilim-irfan muhabbeti aşılamaya çalışıyordu.
Mezun olup hayata atılan öğrencileriyle irtibatını koparmıyor, yazdığı mektuplarla onları irşad etmeye çalışıyor, gayrete davet ediyordu.
Öğrencilerinin bir gün kendisine:
“Hocam, bu kadar mektuba nasıl yetişiyorsunuz? Biz size yazıyoruz. Siz bize cevap yazmak zorunda değilsiniz. Kendinizi yormayın” diye rica etmelerine şöyle cevap verdi:
“Evladım, mektup yazmak selâm vermeye benzer. Selâm vermek sünnet, almak vaciptir. Siz bana mektup yazmakla selâm vermiş oluyorsunuz. Benim size cevap yazmam vacip hükmündedir.”
İleri yaşına ve ödeneği kesilmiş olmasına rağmen Yüksek İslam Enstitüsü’ndeki derslerine üç vasıta değiştirmek üzere devam etmişti.
Kışın karlı bir günde evden okula çıkmak üzere iken........
