Gürkan Çakıroğlu yazdı: Taziye çadırı – Devlet otağı
Son güncelleme: 30 Ağustos 2026 -
Gürkan Çakıroğlu yazdı: Taziye çadırı – devlet otağı
30 Ağustos 2026 Pazar
Tercih edilen kaynak olarak ekle
Türk uyan, uyan da köklerine uzan. Senin devletin il idi, il barış içindi. Senin hukukun töre idi, töre devletten önce gelirdi. Gönlüm de gözüm de hep seni arıyor Türk. Neredesin sen? Seni, senin adını kullanarak şeytanlaştırıyorlar Türk. Şeytanın düşüşü kötülüğünden değil kibrindendi; gerekçesi imanından değil, kişiliğindendi. Kimi kibirli ve kişilikli arkadaşlar, 1071’den bu yana dört bir tarafına kardeşlik tohumları ektiğin Anadolu’nun, her bir tarafına kinden duvarlar örmek istiyorlar Türk. Bu arkadaşların tuzağına düşme Türk. Maçta sarı torbalar sallamak, sokakta vatandaş yaftalamak, taziye çadırlarına hakaret yağdırmak; senin törende bunlar yok Türk! Varsa eğer, birisi buyursun göstersin.
Hallac-ı Mansur demiş ki; “Allah’a kavuşmak için iki rekât namaz da yeter. Ancak böyle bir namaz için insanın abdesti kendi kanı ile almış olması gerekir”. Baltacılar; kanınızı akıtmadığınız savaşın hamasetini yapıyorsunuz, yapmayın. Baltacılar; milletin bir kesimini diğerine karşı kışkırtıyorsunuz, kışkırtmayın. Baltacılar; milletin birliğine kast ediyorsunuz, etmeyin. Hallac ile devam edelim; bir gün birisi Bağdat pazarında bir Yahudi’ye kızar ve ona köpek der, tam o esnada Hallac-ı Mansur oradan geçmektedir ve bu kişiye dönerek ona şöyle der “İçindeki köpeğin havlamasına müsaade etme, sustur onu”. Baltacılar; içinizdeki teröristi, içinizdeki katili, içinizdeki bölücüyü susturun. İnsanları karalamayı bırakın. Allah sizi ıslah etsin baltacılar. Nitekim siz de bu memleketin evlatlarısınız.
Kürt halkı çocuklarının yasını tutuyor günlerdir. 50 yıl sonra kurulan taziye çadırları ve hala daha dikilemeyen mezar taşları… Gencecik çocuklar; ölümü göze almışlar, ölüme yürümüşler, ölümü aramışlar. Ölümü istihkar ederek, iştihar etmişler. Zorunlu da değil üstelik, rızaya dayalı onlarınki. Gitmemenin değil, gitmenin bedelini ödüyor onlar; gitmemek için değil gitmek için bedel ödüyor onlar. On binlerden bahsediyoruz. Neden? Bir kerecik olsun sormamız gerekmez mi, neden? Neden bir insan, hayatının baharındayken daha, vazgeçer geri kalan tüm hayatından? Mehmetçik’in şehadetini gerillanın şehadetinden farklı veya üstün kılan ne? Devlet zoruyla askere alınması mı? Arkasında devlet gücü olması mı? Peki devlet dediğimiz kavramın Allah katında karşılığı ne, şehadet makamında yeri ne? Peki savaşın bir hukuku yok mu? Yokmuş. Barışın hukukunu bilmeyenler, savaşın da hukukunu bilmezmiş. 50 yıl önce evlatları yaşasın diye onlara “Sakın ha dağa gitmeyesiniz diyen” analar, 50 yıl sonra onurlu bir yaşam yoksa eğer “Sakın ha dağdan inmeyesiniz” noktasına geldilerse; bir kerecik olsun sormak gerekmez mi, neden?
Güneş bayrak, gök çadırdı. Kürt’ün taziye çadırının üstüne kurulamaz Türk’ün devlet otağı. Türk göçebeydi, nerde kaldı göçebeliği; mekânla mı sınırlıydı, Türk’ün zihni de göçebe değil miydi? O göçebelik sayesinde yayılmadı mı üç kıtaya Türk, o sayede otağına girmedi mi, sığınmadı mı yetmiş iki millet? Nerede duygu ve düşüncede göçebelik, nerede o bitmek bilmeyen oluş hali Türk’ün? Türkiye yüzyılı epik bir ülkü, onu ancak lirik bir dille inşa edebiliriz. Türk ile Kürt’ün yurttaş olması yetmez, ülküdaş ve yoldaş olması gerek. Cüzi bir siyaset değil külli bir siyaset gerek. Yola Nallıhan’dan çıkmak gerek. Vahdet haşa biz kimiz, bir olamayız; kesret ise biziz, birlik olabiliriz. Türk-Kürt iki ayrı halk, iki ayrı varlık. Ama aynı zamanda da tek bir varlığın iki ayrı tezahürü. Bir olmak Allah’a, birlik olmak ise biz insanlara mahsus. Ezeli ve ebedi kavramları da Allah’a mahsus; insanın evveli ve ahiri olur. Ezeli dostluklar, ebedi düşmanlıklar yoktur. Maharet boyun eğdirmekte değil, el sıkışmakta. Bırakın gazetecileri, siyasi liderler neden gitmesin İmralı’ya? Madem gelemiyor İmralı Ankara’ya. Misal Devlet Bahçeli neden el sıkışmasın Abdullah Öcalan’la? Önce sen sen ol, ben de ben olayım; sonra da sen-ben perdesini yırtıp biz olalım, bir değil birlik olalım. Terörsüz Türkiye ve Türkiye yüzyılı; korku ve kaygı silinmeden olmaz, kibir ve komplekse kapılarak olmaz.
Elbette gönül isterdi ki harici tehlikelerin, tehditlerin varlığı ve baskısı altında değil; dahili acıların, sancıların gereği olarak ve bin yıllık kardeşliğin rehberliğinde başlasaydı bu süreç. Tarihi bilmeyenlerin, bilseler de onu yaşayarak içselleştirmeyenlerin siyaset yaptıkları bir ülke Türkiye. Cumhuriyetin çatısının dar çatılması ve kuruluş devrinin bir türlü tamamlanamayıp yükseliş devrine geçilememesi hep bundan. Kürt siyasal hareketinin Türk milliyetçilerinden veya İslamcılardan ya da Kemalistlerden farkı; onların siyaseti, hayatlarını ortaya koyarak yapmalarında. Kimisi dağa çıktı can verdi, kimisi düz ovada faili meçhule kurban gitti, kimisi de zindanlarda bir ömür tüketti. Gidenler gitti, kalanlar ise asla vazgeçmedi. Kürtler sadece devletin zihniyeti ve kurumları ile değil, kendi mevcut zihniyetleri ve yapılarıyla da mücadele ettiler; onların bir diğer farkı da bu idi. Kürt modernleşmesinin çeliğine çifte su verildi. Bu yüzden de geri kalan herkesten ilerideler, geride kalan herkesten ileriler şu an. Ama artık farklı bir iklimde söz söyleme vakti; direnmek güzeldir ama diretmek kötüdür. Savaşın değil, barışın dili ile siyaset mümkündür.
Türkleri Turan’a, Kürtleri Kürdistan’a; Türkiye’yi Misak-ı Milli’ye, milleti ise hukuk ve demokrasiye Kürtçe kavuşturacak. Kürtlük devlete entegre oldukça, Türklük devletin prangalarını kıracak. Baş aşağı duruyordu Türklük, ayakları üzerine oturttu onu Atatürk. Başını kaldırınca eziyorlardı Kürdü, ezdirmedi kaldırdı başını Kürdün; inkâr edilen Kürtlüğü ikrar ettirdi Öcalan. Vakaya dayanan hadiselerde, hep bir kahraman vardır; onlar o vakanın bel kemiğidir. Kürt meselesinde de bu isim Öcalan. Bunu inkâr etmenin Atatürk’ü inkâr etmekten farkı yok. Fark etmek yetmez, farkındalık yaratmak gerek. Önce Batı dünyası, sonrasında ise Likudnik dünya Orta Doğu’da mikser olarak kullanmak istedi Kürtleri. Abdullah Öcalan ve Türkiye buna birlikte müsaade etmedi. Öcalan’ı tanımıyor bu toplum. Onu bunca zaman iktida edenlere sesleniyorum; iktida etmek ile iktidar etmek farklıdır. İktida ettiğinizi iktidar etmenin yolu da onun adına kuru sloganlar atmakta değil, onun fikirlerini anlatmaktadır. Yaşama tutundunuz; sıra birlikte yaşamı inşa ve ihya etmekte. Öcalan’a özgürlük sloganlarını bırakın, Öcalan ne diyor onu anlatın. Gitmez ama, bir elli yılımız da buna mı gidecek şimdi demeyin. Ayrıca velev ki gitti, geriye dönüp insanlığın hazin hikayesine baktığımızda, elli yıl ne ki; çölde bir kum tanesi, okyanusta bir damla. Daha yaşanılası bir hayat, daha bırakılası bir miras başka ne ola ki şu kısa hayatta?
Terörsüz Türkiye, Türkiye yüzyılının başlangıç noktası. Bu iki ülkü arasındaki köprü ise hukuk devleti. Sandık demokrasinin zuhur ettiği değil, hapsedildiği yere dönüştü. Neden? Hukuk devletinin yokluğundan, Türkiye’nin bir türlü hukuk devleti olamamasından. Barış ile hukuk arasına set çekerek Türkiye yüzyılına varamayız. İlerler zannederken kendinizi, gerilersiniz; yükselelim biraz derken, düşersiniz. Hamster çarkında siyaset; bu yüzden de yüz yıldır aynı güne uyanıyor memleket. Devletler hukuka dayanıyorsa eğer, vatandaşın onurunu çiğnemez; aksi halde ise geviş getirir gibi çiğner çiğner tükürür vatandaşı. Hukuk olmazsa eğer, insana gerek yok; devlet insanın kurdu olur, insanı yer yer kudurur. Barış güzel bir sözdür, barışmak ise güzel bir eylemdir. Barış dillerden düşmüyor ama gözler artık barışanları da görmek istiyor. Malum güzel bir davranış, güzel bir sözden elbette ki hem daha etkili, hem de daha değerlidir değil mi? Araç ile amaç birbirine karışmamalı; amaç hukuk devleti, araç barış.
Kürt siyasal hareketi için mücadele bitmiyor. Niyaz yok, istirham yok, iltimas yok. Zaaflar ve zafiyetler ortaya çıkacak. Düşkünlük düşürür, ummak küstürür. Sopa ile yapamadığını sofra ile yapmaya çalışacak birileri. Hangi amaçla yaşadığının farkında olmalı insan; amaç bağımsız Kürt ulus devleti değil, amaç demokratik........
