menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Gürkan Çakıroğlu yazdı: Ey Müslüman

11 1
31.12.2025

En hazini olmasa da sanırım en büyük hayal kırıklığı yaratan hikâye onlarınki. Zira ne Kemalistler ne milliyetçiler ne de solcular söylemlerini onlar kadar inkâr ettiler, eylemleriyle onlar kadar çeliştiler ve inandıkları değerleri onlar kadar yozlaştırdılar. Halbuki ne çok kesim bel bağlamıştı onlara, ne çok kesim umut etmişti onlarla bir şeylerin değişeceğini. Kim bilebilirdi ki adalet, eşitlik ve hürriyet talep ederek iktidar olanlar, muktedir olduktan sonra bunların yerine yatları, katları ve arabaları koyacaklar. Kim derdi ki dünün mazlumları olarak sefalete mahkûm edilenler, yarının zalimleri olarak sefa sürecekler. Bu hikâye aslında insanlık tarihi kadar eski. O halde neden bilemedik veya diyemedik? Çünkü devletin resmi tarih anlatısından din de nasibini aldı ve bundan dolayı biz, yani devletin kulları da öğretilmiş riyakarlık gereği hakikatten uzak yetiştirildik de ondan.

Peki hakikate ulaşma adına ne yapmalı? Tabii ki her zaman yapılması gerekeni yapmalı, yani hikâyeyi başa, en başa sarmalı ve adı güzel, kendi güzel Muhammed nasıl yaşamış, neler yaşamış ve ne söylemiş ona bakmalı. Biz Müslümanlar onu gerçekten tanıyor muyuz? Tanımadığımız birisini anlayabilir miyiz? Anlamadığımız birisini benimseyebilir miyiz? Muhammed’i; isminin önüne “hazreti”, sonuna da “sallallahu aleyhi ve sellem” ekleyerek anmamız, tanımamıza kâfi mi? Yoksa Muhammed’i tanımak için onun da insanlardan bir insan olduğunu görmek ve Abdullah’ın yetimi olduğunu bilmek mi gerekiyor?

Doğar doğmaz alnında nur parlamış, bulutlar ona şemsiye olmuş, melekler kalbini yarmış, örümcek ağlarını örmüş ve nihayetinde yedi kat göklere çıkmış. Evet tüm bunlar olmuş olabilir, hatta belki daha da fazlası olmuştur. Ama onun peygamberliğinin ispati için, onu rehber olarak kabul etmemiz için bunlara, yani mucizelere gerek var mı? Ya da hangi mucize bu yetimin, bu fakirin, bu görmezden gelinenin bizzat kendi hayat hikayesi kadar tasdik edici ve ilham verici olabilir? Zira doğmadan yetim kalmış, doğar doğmaz en fakir Bedevi ailelerden birisine verilmiş, dönmüş öksüz kalmış, hiçbir zaman dedesinin gözdesi olmamış ve deve güderek geçimini sağlamaya çalışmış. Velhasıl kelam; 40’ından önceki Muhammed, 40’ından sonraki Muhammed’den daha büyüktür diyemem ama daha küçük olmadığını da biliyorum ben. Zira o tüm zorluklara rağmen her daim dürüst, adil ve güvenilir olmuş; haksızlıklar karşısında gözlerini kaçırmaya da kapamaya da tenezzül etmemiş ve zalimin haklı gösterildiği, sosyal adaletin çiğnendiği düzene hiçbir zaman ve zeminde riayet etmemiş. Bilakis hep itiraz etmiş; üstelik tarihte eşi benzeri görülmemiş bir kararlılığın yanına, büyük bir uzlaşı azmi ve tevazu sükuneti alarak yapmış bunu. Uzunca seneler merkezinde olmak şöyle dursun, çeperlerine dahi zorlukla tutunduğu ve sürekli kendini ispat etmek zorunda kaldığı aileden ve hatta toplumdan dışlanmayı, tırnaklarıyla kazıyarak elde ettiği saygınlığı ve güç bela elde ettiği huzuru kaybetmeyi göz almış. Çünkü derdi ne peygamberliğin kendisi ne de saltanat olmuş. O, tebliğ ile vazifelendirildiği işi layıkıyla yapmaya gayret etmiş; hatta bu gayrette o kadar ileri gitmiş, o kadar dertlenmiş ki ayet inmek zorunda kalmış ve “senin görevin sadece tebliğ etmektir” denilmiş.

O bir kurtarıcı değildi; Kuran ona bu sıfatı hiçbir zaman vermedi. O, Allah’ın çizdiği strateji çerçevesinde ama kendi taktikleriyle yol alan, tebliğe davet eden bir adamdı. Muhammed, çağının ve hatta tüm çağların en büyük siyasi liderlerinden biri, belki de birincisidir. Siyaset bazı zamanlar savaş, çoğu zaman ise desise ile hayat bulurken o öncelikle barış ve dürüstlükle çözüm yolları üretmeye gayret etmiştir. Savaş ise ancak ve ancak kaçınılmaz olduğu taktirde, rıza göstermese de razı olduğu bir siyasettir. Desise ise onun kitabında yoktur. Hacer-ül Esved taşını yerine koyarken bulduğu çare; kimseyi ötekileştirmeme, çözüme herkesi ortak etme ve herkesi memnun etme başarısı ile siyasetin zirvelerinden birisi değildir de nedir? Onun önceliği daima uzlaşı ve barış üzerinedir. Medine Vesikası ve Hudeybiye Barışı onun tavrının ve tarzının en kristalize halleridir. O, hiçbir zaman eyyamcılığa düşmemiş ama uzlaşıdan da asla vazgeçmemiştir. O, siyasi bir dehadır; idealizm ile pragmatizmi mezcetmiştir. O, Bedevileri ve Medinelileri aynı anda yanına çekebilmiş, Mekke’nin tekeline ve kibrine meydan okumuştur. Allah, ayetleri ile dakika başı ona hangi siyasi hamleleri yapması gerektiğini bildirmez. Zira Allah’ın ona gönderdiği vahiyler yanında bir de Allah’ın ona verdiği akıl vardır ki en az ayetler kadar kıymetlidir. O, putları kırmada kadife eldivenin içindeki demir yumruk gibidir. Ve o gittikten sonra bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

Muhammed vefat eder. Kuran ve sünnet var elimizde der Ömer ve........

© Medyascope